Resmi Belgede Sahtecilik ve Dolandırıcılık Suçlarının Kurucu Unsurları Nelerdir?

Paylaşımı Yapan Av.Mehmet CANSIZ on

YARGITAY Ceza Genel Kurulu
Esas Yıl/No: 2015/118
Karar Yıl/No: 2019/148
Karar tarihi: 05.03.2019
YARGITAY KARARI 

Kararı Veren

Yargıtay Dairesi :15. Ceza Dairesi

Mahkemesi :Ağır Ceza

Sayısı : 41-189

Sanık … hakkında nitelikli dolandırıcılık ve resmî belgede sahtecilik suçlarından ayrı ayrı açılan kamu davalarının birleştirilmesine karar verilerek yapılan yargılama sonucunda; sanığın nitelikli dolandırıcılık suçundan TCK’nın 158/1-f, 62 ve 52/2-4. maddeleri uyarınca 2 yıl 6 ay hapis ve 33.320 TL adli para cezası, resmî belgede sahtecilik suçundan aynı Kanun’un 204/1 ve 62. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, her iki suç yönünden TCK’nın 53. maddesi uyarınca hak yoksunluğuna ilişkin Isparta Ağır Ceza Mahkemesince verilen 07.06.2011 tarihli ve 41-189 sayılı hükümlerin, sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 15. Ceza Dairesince 31.03.2014 tarih ve 15271-5876 sayı ile onanmasına karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 01.12.2014 tarih ve 263161 sayı ile;

“…Dosya kapsamındaki mevcut deliller değerlendirildiğinde, suçun işlenmesi konusunda, sanık … ile müşteki …’nın birlikte hareket ettikleri anlaşılmaktadır. Sanık …’nun mevcut delillere göre suçu işlemediği anlaşıldığından beraatine karar verilmesi gerektiği,” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.

CMK’nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 15. Ceza Dairesince 13.01.2015 tarih ve 23340-198 sayı ile itiraz nedeni yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

İtirazın kapsamına göre inceleme sanık … hakkında nitelikli dolandırıcılık ve resmî belgede sahtecilik suçlarından kurulan mahkûmiyet hükümleri ile sınırlı olarak yapılmıştır.

Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığa atılı nitelikli dolandırıcılık ve resmî belgede sahtecilik suçlarının sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

Sanık … ile inceleme dışı sanık …’ın……. Oto Kir. Tar. Nak. Ve Tur. Tic. Ltd. Şti.’nin eşit hissedarları oldukları, müşterek arkadaşları olan katılan …’nın Isparta’da bulunan katılan …’den satın aldığı kerestelere karşılık şirketi temsile ve çek keşide etmeye yetkisi bulunmayan inceleme dışı sanık … emrine düzenleyip keşide ettiği çeki verdiği, çekin bankaya ibrazında karşılığının olmadığının bildirildiği,

Dosyada bir sureti bulunan Türkiye Finans Katılım Bankası Büsan Şubesi’ne ait çekte; keşide tarihinin 07.04.2009, bedelinin 20.000 TL, emrine düzenlenen kişinin …, seri numarasının 4419119, keşidecisinin……. Oto Kir. Tar. Nak. Ve Tur. Tic. Ltd. Şti. olduğu, çekin arka tarafında ise birinci cirantanın …, ikinci cirantanın katılan …’a ait olduğu anlaşılan Canmak İnşaat Şirketi, üçüncü cirantanın İnal Ayvazoğlu, dördüncü cirantanın tekrar Canmak İnşaat Şirketi, beşinci cirantanın ise … Orman Ürünleri, ibraz tarihinin 07.04.2009 olduğu ve bu tarih itibarıyla çekin karşılığının bulunmadığına dair ibare bulunduğu,

Türkiye Finans Bankasının 24.09.2009 tarihli yazısında; 07.04.2009 tarihli 4419119 numaralı 20.000 TL bedelli çekin……. Oto Kiralama Tar. Nak. Ve Tur. Tic. Ltd. Şti.’ye ait olup, ilgili çekle alakalı düzeltme hakkının kullanılmadığı, ibraz tarihinde hesap bakiyesinin müsait olmadığı, ihtiyati tedbir ve ödeme yasağı ile ödemeden men talimatının bulunmadığının bildirildiği,

10.09.2008 tarihli faturada; katılan …’a ait Canmak İnşaat Şirketine sanıkların sahibi olduğu……. Ltd. Şti. tarafından 36.635 TL bedelinde buğday satıldığının yazılı olduğu,

Sanık …’nun Konya Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben yazdığı 03.04.2009 tarihli “aslı gibidir” onaylı dilekçe fotokopisinde;……. Ltd. Şti.’nin yetkilisi ve müdürü olduğunu, şirketi adına Türkiye Finans Katılım Bankası Büsan Şubesinden aldığı imzası, miktarı, lehtarı yazılı olmayan 4419119 ve 4419120 numaralı boş çek yapraklarının ortadan kaybolduğunu, kötü niyetli kişilerin eline geçip bankaya ibraz edilmesi veya icraya konulması söz konusu olabileceğinden şikâyetçi olduğunu beyan ettiği,

Anlaşılmaktadır.

Katılan … 20.07.2009 tarihinde bilgi sahibi sıfatıyla Kollukta; ortak olan sanıklar ile arkadaşlık ilişkisinin bulunduğunu, peşin para ile orman ürünleri alışverişi yapacağı sırada sanık …’in bu durumu öğrenip paraya ihtiyacı olduğunu, nakit parayı kendisine vermesi hâlinde alışverişte kullanması için şirketine ait çek verebileceğini böylece işinin görülmüş olacağını söylediğini, sanığın teklifini kabul ettiğini, o sırada yanlarında inceleme dışı sanık …’ın da bulunduğunu, alışveriş için inceleme dışı sanık … ile birlikte Isparta’ya gideceğini söylediğinde sanık …’in bir çek koçanı çıkartıp inceleme dışı sanık …’a verdiğini, “Birlikte gidecekseniz Ramazan Bey orada çeki düzenleyip verir.” dediğini, sanık …’e inceleme dışı sanık …’ın çek düzenleme yetkisinin bulunup bulunmadığını sorduğunda “Yetkisi var. Şirketin yarısı onun. Çek düzenleyebilir.” şeklinde cevap verdiğini, inceleme dışı sanık …’ın çek koçanını aldığını, Isparta’ya gittiklerini, orada alışveriş yaptıklarını, konuştukları gibi aldıkları kerestenin bedelini çek ile ödediklerini, suça konu çeki inceleme dışı sanık …’ın düzenleyip imzaladığını,

Kovuşturma evresinde 27.04.2011 tarihinde istinabe suretiyle alınan beyanında farklı olarak; sanık … ve inceleme dışı sanık …’ı arkadaşları olması nedeniyle tanıdığını, inşaat işi ile uğraşması nedeniyle olay tarihinde kereste almak istediğini, sanık …’in ihtiyacı olduğundan bahisle elindeki çekleri istediğini, işi görülsün diye kabul ederek 20.000 ve 19.000 TL bedelli iki adet çeki sanık …’e verdiğini, karşılığında inceleme dışı sanık …’ın 20.000 TL bedelli iki adet çeki sanık …’in yanında kendisine verdiğini, Kamil’in bu sırada inceleme dışı sanık …’ın da çek keşide etme yetkisinin bulunduğunu söylediğini, bu çekleri alıp inceleme dışı sanık … ile birlikte Isparta’ya kereste almaya gittiklerini, çekleri ciro edip katılan …’e verdiğini, sanıklar hakkında şikâyetinin devam ettiğini, zararının karşılanmadığını,

Katılan … 16.12.2009 tarihinde Savcılıkta; suça konu çeki kendilerinden kereste satın almaya gelen inceleme dışı sanık … ile katılan …’nın birlikte verdiklerini, arada Canmak İnşaat isimli şirketten sonra İnal Ayvazoğlu isimli bir şahsın da ciranta olarak yer alması nedeni ile fatura kesebilmek için Canmak Ltd. Şti. yetkilisi olan katılan …’ya tekrar ciro yaptırdığını, çeki bankaya ibraz ettiğinde rıza dışı elinden çıktığı için arkasına “karşılıksızdır” şerhi yazamayacaklarını söylediklerini, yaptığı araştırmada inceleme dışı sanık …’ın çekin sahibi Nakıpoğlu isimli şirketin imzaya yetkili temsilcisi olmadığını öğrendiğini,

Katılan …’in oğlu olan tanık Tamer Demir Mahkemede; …, … ve Mehmet Eren isimli kişilerin beraber geldiklerini, Mehmet isimli kişinin soyadını tam olarak hatırlayamadığını, bu şahısları sanayideki yakın komşularının tanıdığını, ilk gece komşularının demirci dükkânında şahıslarla buluştuklarını, tanıştıklarını, kendilerinden inşaatta ve kalıp yapmakta kullanılmak üzere 60-65 metreküp kereste istediklerini, katılan …’nın öne çıkan ve pazarlığı yapan kişi olduğunu, “Mal bana lazım, Ankara’da büyük işlerimiz var. Gerisi gelecek. Kereste karşılığı sana da bir daire vereceğiz.” dediğini, hatta daireye ait tapusunun fotokopisini verdiklerini, inceleme dışı sanık … ile katılan …’dan ilk etapta çek istediğini, ellerinde bulunan Nakıpoğlu Oto Kiralama isimli şirkete ait çeki verdiklerini, söz konusu çekin ön yüzünün tamamen yazılmış olduğunu, çekin arkasını …’nın kendisi ve Canmak isimli şirket adına ciro ettiğini, diğer sanıklar Kamil ve Ramazan’ın çeki imzalamadıklarını, zaten sanıklardan sadece Ramazan’ın olay yerinde bulunduğunu, bir hafta içerisinde mal sevkiyatını yaptığını, çeki Türkiye Finans Bankasına sorduklarını, “Herhangi bir sıkıntı yok.” cevabını aldıklarını, 19.800 TL’lik mal gönderdiğini, şahısların daha sonra yeni sipariş vermediklerini, inceleme dışı sanık …’ın bu alışverişteki rolünü belli etmeseler de üçünün beraber geldiklerini, alışverişte ortak olduklarını düşündüğünü, bu çekin imzasını sonradan fark ettiğini, inceleme dışı sanık …’ın arka planda durduğunu, katılan …’nın ön planda olduğunu, inceleme dışı sanık … Öszusamlar’ın “Bu benim ortak olduğum firmanın çekidir.” dediğini, daha sonra araştırdığında inceleme dışı sanık …’ın şirkette imza yetkisinin olmadığını öğrendiğini, olay sırasında suça konu ön yüzü doldurulmuş çeki inceleme dışı sanık …’ın cebinden çıkartıp katılan …’ya verdiğini, …’nın da çekin arka yüzüne hem kendi adını yazıp hem de Canmak firmasının kaşesini basarak imzaladığını, önceki ciroların kendisinin önünde yapılmadığını,

İnceleme dışı sanık … 16.07.2009 tarihinde Kollukta; sanık …’in eski ortağı olduğunu, kendisini yüklü miktarda dolandırdığı için ortaklıklarının bittiğini, suça konu çek üzerindeki imzanın kendisine ait olduğunu, bu çeki keşide edip sanık … ile ortak arkadaşları olan katılan …’ya verdiğini, o tarihte katılan …’nın peşin para ile kereste alacak olduğunu, sanık …’in acil paraya ihtiyacı olması nedeni ile katılan …’ya “Parayı sen bana ver, ben sana çek vereyim. Alışverişini bu çekle yap, böylece benim sıkıntım hallolur. Çeki de vadesi gelince ben öderim.” dediğini, katılan …’nın bu teklifi kabul etmesi üzerine sanık …’in üzerinde sekiz ya da on yaprak kalmış çek koçanını çıkarıp kendisine verdiğini, “Alışverişi birlikte yaparsınız. Çeki sen keser kullanırsın.” dediğini, koçanı alıp cebine koyduğunu, bu çeki düzenlemek için sanık …’den bir vekâlet ya da şirketten yetki belgesi alması gerektiğini bilmediğini, bu işleri bilmediği için sanık …’e güveninin tam olduğunu, katılan … ile bilikte Isparta’ya gittiklerini, katılanın bir orman ürünleri şirketi ile anlaşıp sözleşme yaptığını, malların daha sonra gönderilmesi konusunda anlaştıklarını, bahse konu çek karnesinden bir adet çeki düzenleyip imzalayarak şirketin yetkilisine verdiğini, daha sonra da çek karnesinden sanık …’in haberi ve yönlendirmesi ile üç tane daha kullandığını, kalan çekleri iade ettiğini, iki ay kadar Konya’dan uzak kaldığını, döndüğünde sanık …’in şirketi kapatıp kayıplara karıştığını, kendisini bulamadığını, araştırma yaptığında para karşılığında çiftçilere fatura sattığını, gayriresmî işlere bulaştığını öğrendiğini, uzun zaman sonra Kamil ile telefonla konuştuklarında karşılıklı küfürleşmeler olduğunu, maliyede şirketin kayıtlarına baktırdığında 450.000 TL borç oluştuğunu öğrendiğini, sanık … ile tekrar telefonda konuştuğunda “Nasılsa her şeyi ben yaptım. Sen şirketin %49 hissesini bana devret böylece sana bir şey olmaz. Geri kalanını da ben hallederim.” dediğini, bunun üzerine şirketteki hisselerinin %49’unu sanık …’e bedelsiz devrettiğini, %1 hissenin kedisinde kaldığını,

İstinabe suretiyle Konya 2. Ağır Ceza Mahkemesince alınan 12.05.2010 tarihli ifadesinde farklı olarak; suça konu çeki kendisinin düzenleyip katılan …’ya verdiğini, fakat bunun karşılığında ortağı olan sanık …’in katılan …’dan Fortisbank’a ait iki adet çek aldığını fakat verdiği çekler karşılığında nakit para aldığını görmediğini, bu iddiayı ilk defa duyduğunu, çekteki imza ve yazıların kendisine ait olduğunu, buna benzer iki adet 20.000 TL bedelli çeki aynı anda katılan …’ya verdiğini, sözlü yetkiye dayanarak çekleri imzaladığını, ancak tek başına imzaya yetkili olmadığını bilmediğini, ilk defa çek imzaladığını, çeklerin çalındığı yönündeki iddiaları kabul etmediğini,

İstinabe suretiyle Konya 2. Ağır Ceza Mahkemesince alınan 01.12.2010 tarihli ifadesinde farklı olarak; sanık …’in katılan …’dan kullandığı kredilere teminat olması için Fortisbanka ait iki adet çek aldığını,

10.02.2011 tarihinde Mahkemede; sanık …’in katılan …’ya çek keşide ettiğinden haberdar olduğunu, bu konuda şahitlerinin bulunduğunu, sanık …’in şirketi idare edemeyip batırdığını, çekin çalıntı olduğuna dair ifade verdiğini, aslında çalınma diye bir şeyin olmadığını,

Sanık … müdafisi tarafından Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına hitaben yazılmış 07.07.2014 tarihli dilekçe ekindeki sanık … ismi ve kimlik numarası bulunan el ile yazılıp “aslı gibidir” onaylı fakat imzasız dilekçe ile yine aynı dilekçe ekindeki sanık … ismi ile imzalanmış bilâ tarihli dilekçelerde özetle; kendisine verilen hapis cezasının haksız olduğunu, sanık …’in çekin katılan …’e verilmesinden haberi olmadığını, şirket ortağı olması nedeni ile birkaç tane çekin de kendisinde bulunduğunu, ortağı olan sanık …’in bu durumu bilmediğini, kendisindeki çeki katılan …’e verdiğini, katılan … ile birlikte keresteleri aldığını, ancak yurt dışından parası gelmediği için çek bedelini katılan …’ya ödeyemediğini, sanık …’in çek bedelini ödemesini sağlamak için bu çeklerden haberinin olduğunu söylediğini, ortada dolandırıcılık ve resmî belgede sahtecilik suçunun bulunmadığını, sanık …’in suça konu çekle, kereste alışverişiyle ve dosyanın taraflarıyla hiçbir alakasının bulunmadığını,

İfade etmişlerdir.

Sanık … 06.04.2009 tarihinde şikâyetçi olarak başvurduğu Savcılıkta; Türkiye Katılım Finans Bankasından şirket adına açtırdıkları hesaba istinaden aldıkları ve keşide etmeye yetkili olduğu çek koçanının kalan son iki yaprağının iş yerindeki masasının çekmecesindeyken 30.03.2009 tarihinde kaybolduklarını fark ettiğini, çalışanlarından sorduğunda bilgi sahibi olmadıklarını öğrendiğini, çeklerin henüz piyasaya çıkmadığını ancak başkası tarafından sahte olarak tanzim edilip piyasaya sürülme ihtimali bulunduğundan şikâyetçi olduğunu,

12.07.2009 tarihinde şüpheli sıfatıyla Kollukta; suça konu çek ile başka bir çekinin daha inceleme dışı sanık … ile ortak olarak çalıştırdıkları iş yerinden Mart ayı başlarında çalındığını, çeklerin çalındığını fark edince savcılığa suç duyurusunda bulunduğunu, ilgili bankaya da dilekçe ile başvurup durumu bildirdiğini, dilekçesinde çekleri çalan kişilere ilişkin isim bildirmediğini, şikâyetçi şirketi tanımadığını, çekteki alacaklı olarak görünen …’nın ortağı olan diğer sanığın iyi arkadaşı olması nedeni ile tanıdığını, bu şahsın geçmişte kendilerinden araç kiraladığını, birlikte oturup kalktıklarını, çekteki keşideci imzasının kendisine ait olmadığını fakat ortağı olan inceleme dışı sanık …’ın imzasına benzediğini, şimdi masasının çekmecesinden çekleri alan kişinin inceleme dışı sanık … olduğunu düşündüğünü, daha önceki suç duyurusuyla ilgili dosyada gidip ek ifade vereceğini, inceleme dışı sanık …’ın ortağı olmasına rağmen çek keşide etme yetkisinin bulunmadığını, bu çekten dolayı aleyhine başlatılmış herhangi bir takibin olmadığını, ortağı olan sanık …’dan şikâyetçi olduğunu,

İstinabe suretiyle Konya 2. Ağır Ceza Mahkemesindeki 12.05.2010 ve 27.10.2010 tarihli savunmalarında benzer olarak; Nakipoğlu Oto Kiralama isimli şirketinin o zamanki ortaklarının kendisi ile birlikte inceleme dışı sanık … olduğunu, %50 hisselerinin bulunduğunu, kendisinin çek imzalamaya münferiden yetkili olduğunu, …’ın böyle bir yetkisinin bulunmadığını, bu durumu Ramazan’ın da çok iyi bildiği hâlde suça konu çeki bilgisi ve onayı dışında düzenleyip katılan …’ya verdiğini, inceleme dışı sanık …’ın suça konu çeki doldurduğunu ve katılana verdiğini görmediğini, kendisinin bulunmadığı bir sırada bu işi yapmış olabileceğini, söz konusu çekler karşılığında katılan …’dan iki adet çek aldığı iddiasının doğru olmadığını, ancak katılan ile yaptığı alışverişler nedeni ile daha önceden çek aldığını, söz konusu çeklerin iddianamede anlatılan olayla bir ilgisinin bulunmadığını, katılan …’ya buğday sattığına dair faturalarının mevcut olduğunu,

Temyiz aşamasında 01.07.2011 havale tarihli dilekçede; sanık …’ın 2008 yılında yurt dışından geldiğini, yüklü miktarda para getireceğini söyleyip şirketine ortak olmak istediğini söylediğini, kendisine güvenerek hiçbir sermaye koymamasına rağmen şirketine %50 ortak yaptığını, katılanların dolandırılması ve kereste alınması ile bir ilgisinin bulunmadığını, şirketinin kereste almasının mümkün olmadığını, bu zamana kadar da kereste ile bir işinin bulunmadığını, şirketinin resmî defterlerinin incelenmiş olması hâlinde böyle bir alışveriş ile ilgisinin olmadığının anlaşılacağını, bildiği kadarıyla inceleme dışı sanık …’ın bilgisi dışında Konya’da Keresteciler Sanayisinde bir kişi ile ortak olduğunu ve buraya katılan …’ten aldığı keresteleri yıktığını, inceleme dışı sanık …’ın ortak olduğu firmanın isminin Dekor Art Mrk. olduğunu, kendisi ile ortaklığını bitirdikten sonra bu firmayla kereste işi yapmaya devam ettiğini, hatta Hüseyin İnce ve Mehmet Ali Kolay isimli tanıklarının dinlenilmeleri hâlinde inceleme dışı sanık …’ın kerestecilik işi yaptığı ve katılan …’ten aldığı keresteleri bu iş yerine getirdiğinin ortaya çıkacağını, inceleme dışı sanık … ile katılan …’nın yakın köylü olup bir düzen içerisinde olduklarını, kerestelerin satış işlemlerini yapan tanık ……’in ifadesinde bahsettiği inceleme dışı sanık … ile katılan …’nın yanında gelen Mehmet isimli şahsın araştırılması gerektiğini, katılan …’nın dolandırıcılık suçu nedeni ile hâlen cezaevinde olduğunu, onlarca kaydının bulunduğunu, bu şahsı inceleme dışı sanık …’ın arkadaşı olarak tanıdığını, paraya sıkışık olması nedeni ile buğday ticareti yapmak istediğini söylediğini, ortağının arkadaşı olması nedeni ile ve kendisinin de 2003 yılından son seneye kadar buğday ticareti yaptığından katılan …’ya 0,45 TL yerine vadeli 0,50 TL’ye buğday sattığını, karşılığında Fortisbanka ait iki adet çek aldığını, çekleri Türkiye Finans Katılım Bankası Büsan Şubesine tahsil için verdiğini, çeklerin vade tarihinde ödenmediğini ve halâ Türkiye Finans Katılım Bankasında olduklarını, bu hususun bankadan araştırılabileceğini,

Sanık …’nun 12.05.2014 tarihli onama kararından sonra Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına gönderdiği dilekçesinin ekindeki kimlik kontrolü yapılmamış ancak katılan … ismi yazılı ve ıslak imzalı dilekçede; sanıkları tanıdığını, sanık … ile birlikte Isparta’ya gittiklerini, orada inceleme dışı sanık …’ın iki adet çek keşide ettiğini, kendisinin de bu çekleri ciro ettiğini, çekler karşılığında kereste aldıklarını, sanık …’i tanıdığı için şirket yetkilisi olduğunu bildiğini, bunu inceleme dışı sanık …’a söylediğinde “Olur mu ben de şirketin ortağıyım, zaten gününden önce çek bedellerini öderim.” dediğini, ardından “Şu anda param yok. Bu keresteleri bana alalım, yurt dışından param gelecek çek bedellerini gününde öder geri alır, Kamil’e öderim. Amacım kimseyi dolandırmak değil. Dükkân faaliyete geçsin işlerim açılacak. Her türlü ben bu borcu öderim.” dediğini, aslında sanık …’in bu işlerden hiç haberinin olmadığını, keresteleri inceleme dışı sanık … için satın aldıklarını, inceleme dışı sanık …’ın parasının gelmediğini, borcun ödenmediğini, yaşanan sıkıntılar nedeni ile kendisini sorumlu hissettiğini, sanık … ile inceleme dışı sanık …’ın arasının açıldığını, sanık …’in, çekte imzası olduğu için kendisini de taraf gördüğünü ve aralarının bozuk olduğunu, daha önceki ifadelerinde çekte imzası olması ve çeklerin geri alınamaması nedeni ile baskı altında hissettiği için farklı beyanlarda bulunduğunu, bütün bu yaşanan olaylardan dolayı inceleme dışı sanık …’ın da kötü niyetli olmadığını, beklediği paranın yurt dışından gelmemesi nedeni ile bu olayların yaşandığını,

Savunmuştur.

5237 sayılı TCK’nın “Dolandırıcılık” başlıklı 157. maddesi; “Hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlayan kişiye bir yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası verilir.” şeklinde düzenlenmiş, suçun daha fazla ceza verilmesini gerektiren nitelikli hâllerine ise 158. maddede yer verilmiştir.

MAL VARLIĞININ YANINDA İRADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN DE KORUNDUĞU DOLANDIRICILIK SUÇUNUN OLUŞABİLMESİ İÇİN;

1) Failin bir takım hileli davranışlarda bulunması,

2) Hileli davranışların mağduru aldatabilecek nitelikte olması,

3) Failin hileli davranışlar sonucunda mağdurun veya başkasının aleyhine, kendisi veya başkası lehine haksız bir yarar sağlaması,Şartlarının birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir.

FAİL KENDİSİ VEYA BAŞKASINA YARAR SAĞLAMAK AMACIYLA BİLEREK VE İSTEYEREK HİLELİ DAVRANIŞLAR YAPMALI, BU DAVRANIŞLARLA BİR BAŞKASINA ZARAR VERMELİ, VERİLEN ZARAR İLE FİİL ARASINDA UYGUN NEDENSELLİK BAĞI BULUNMALI VE ZARAR DA, NESNEL ÖLÇÜTLER GÖZ ÖNÜNDE BULUNDURULARAK BELİRLENECEK EKONOMİK ZARAR OLMALIDIR.

Görüldüğü gibi, dolandırıcılık suçunu mal varlığına karşı işlenen diğer suç tiplerinden farklı kılan husus, aldatma temeline dayanan bir suç olmasıdır. Birden çok hukuki konusu olan bu suç işlenirken, sadece mal varlığı zarar görmemekte, mağdurun veya suçtan zarar görenin iradesi de hileli davranışlarla yanıltılmaktadır. Madde gerekçesinde de, aldatıcı nitelik taşıyan hareketlerle, kişiler arasındaki ilişkilerde var olması gereken iyi niyet ve güvenin bozulduğu, bu suretle kişinin irade serbestisinin etkilendiği ve irade özgürlüğünün ihlal edildiği vurgulanmıştır.

Bu açıklamalardan sonra uyuşmazlık konusuyla ilgili dolandırıcılık suçunun nitelikli hâllerinden olan “bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık” suçunu üzerinde durulması gerekmektedir.

“Bilişim sistemlerinin araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık” suçu, 5237 sayılı TCK’nın suç ve karar tarihinde yürürlükte bulunan 158. maddesinin 1. fıkrasının (f) bendinde;

“(1) Dolandırıcılık suçunun;….f) Bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle,…

İşlenmesi halinde, iki yıldan yedi yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.”

Aynı maddenin son bendinde; “Ancak, (e), (f) ve (j) bentlerinde sayılan hâllerde hapis cezasının alt sınırı üç yıldan, adlî para cezasının miktarı suçtan elde edilen menfaatin iki katından az olamaz.” Şeklinde düzenlenmiş iken 02.12.2016 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6763 sayılı Kanun’un 14. Maddesiyle son fıkrada yer alan “iki yıldan yedi yıla kadar hapis” şeklindeki yaptırım “üç yıldan on yıla kadar hapis” olarak değiştirilmiş, maddenin birinci fıkrasının ” üç yıldan az olamaz” şeklindeki son cümlesi ise “dört yıldan az olamaz” biçiminde düzenlenerek madde son hâlini almıştır.

Madde gerekçesinde de “Dolandırıcılık suçunun, bilişim sistemlerinin, banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle işlenmesi de, birinci fıkranın (f) bendinde bu suçun bir nitelikli unsuru olarak kabul edilmiştir. Bilişim sistemlerinin ya da birer güven kurumu olan banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması, dolandırıcılık suçunun işlenmesi açısından önemli bir kolaylık sağlamaktadır.” açıklamalarına yer verilmiş olup, bu bentte bilişim sistemleri ile banka veya kredi kurumlarının araç olarak kullanılması suretiyle dolandırıcılık olmak üzere birden fazla nitelikli hâl kabul edilmiştir.

Türk Dil Kurumunun Büyük Türkçe Sözlüğü’nde, “elektronik beyin” veya “bilgileri otomatik işleme tabi tutmuş sistem” olarak adlandırılan bilgisayar; “çok sayıda aritmetiksel veya mantıksal işlemlerden oluşan bir işi önceden verilmiş bir programa göre yapıp sonuçlandıran, bilgileri depolayan elektronik araç, elektronik beyin,” anlamına gelmektedir. İnternet ise, dünya üzerindeki milyonlarca bilgisayarın birbirlerine bağlanmaları ile oluşan global bir bilgisayar ağları sistemini ifade eder. Bilişim de; “İnsanoğlunun teknik, ekonomik ve toplumsal alanlardaki iletişiminde kullandığı ve bilimin dayanağı olan bilginin özellikle elektronik makineler aracılığıyla düzenli ve akla uygun bir biçimde işlenmesi bilimi, bilginin elektronik cihazlarda toplanması ve işlenmesi bilimi,” olarak tanımlanmaktadır. Yerleşmiş yargısal kararlar ve öğretideki baskın görüşlere göre de, bilişim sisteminin, verileri toplanıp yerleştirdikten sonra otomatik işleme tabi tutma imkânı veren manyetik sistemler olduğu kabul edilmiştir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda bilişim suçları; “Bilişim alanında suçlar” bölümünde düzenlenmekle beraber ayrıca, çeşitli bölümlerde de bilişim sistemleriyle işlenmesi mümkün olan suç tiplerine yer verilmiştir. “Bilişim alanında suçlar” bölümünde yer alan 243. maddesinde bilişim sistemine girme, 244. maddesinde sistemi engelleme, bozma, verileri yok etme veya değiştirme, 245. maddesinde banka veya kredi kartlarının kötüye kullanılması suçları düzenlenmiştir. Bunun yanında, “Özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçlar” bölümünde yer alan 135. maddesinde kişisel verilerin kaydedilmesi, 136. maddesinde kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme, 138. maddesinde ise verilerin yok edilmemesi suçları bilişim suçu olarak nitelendirilebilecek şekilde düzenlenmiştir. Öte yandan, 132. maddesinde haberleşmenin gizliliğini ihlal, 124. maddesinde haberleşmenin engellenmesi, 125/2. maddesinde hakaret, 142/2. maddesinin (e) bendinde hırsızlık, 158/1. maddesinin (f) bendinde dolandırıcılık, 226. maddesinde müstehcenlik, 163. maddesinde karşılıksız yararlanma suç tiplerinin bilişim sistemlerinin kullanılması suretiyle işlenmeleri mümkün kabul edilmiştir.

Günümüzde bilişim sistemleri ile sesli-görüntülü haberleşme, elektronik imzanın kabulü, yeni ticari ilişkiler, internet bankacılığı hizmeti ile para transferleri ve bunlar gibi pek çok yenilik toplumsal hayata girmiş, bilişim gerek iş gerekse günlük hayatta vazgeçilemeyecek kadar önemli bir noktaya ulaşmış, bilişim teknolojileri daha hızlı ve ucuz bir nitelik arz etmesi nedeniyle, klasik yöntemlere nazaran daha fazla tercih edilir duruma gelmiştir. Bu sistemlerin güvenle kullanılması, aynı anda hızlı ve kolayca birçok kişiye ulaşılması ve diğer taraftaki failin kontrol imkânını azaltması nedeniyle nitelikli hâl sayılmıştır.

Bilişim sisteminin aldatılmasından söz edilemeyeceği için, ancak bu sistemin araç olarak kullanılarak bir insanın aldatılması yani dolandırılması hâlinde bu bendin uygulanması mümkündür. Aksi hâlde yani sisteme girilerek bir kişi aldatılmayıp sistemden yararlanılarak çıkar sağlanmışsa bilişim suçu veya bilişim sistemi kullanılmak suretiyle hırsızlık suçunun oluşması söz konusu olacaktır.

Resmî belgede sahtecilik suçu 5237 sayılı TCK’nın 204. maddesinde;

“(1) Bir resmî belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir resmî belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren veya sahte resmî belgeyi kullanan kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Görevi gereği düzenlemeye yetkili olduğu resmi bir belgeyi sahte olarak düzenleyen, gerçek bir belgeyi başkalarını aldatacak şekilde değiştiren, gerçeğe aykırı olarak belge düzenleyen veya sahte resmi belgeyi kullanan kamu görevlisi üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(3) Resmi belgenin, kanun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan belge niteliğinde olması halinde, verilecek ceza yarısı oranında artırılır.” şeklinde düzenlenmiştir.

Söz konusu suç, maddenin birinci fıkrasında seçimlik hareketli bir suç olarak tanımlanmış olup, resmî belgenin sahte olarak düzenlenmesi, gerçek bir resmî belgenin başkalarını aldatacak şekilde değiştirilmesi veya sahte resmî belgenin kullanılması durumunda suç oluşacaktır.

Maddenin ikinci fıkrasında, resmî belgede sahtecilik suçunun kamu görevlisi tarafından işlenmesi ayrı bir suç olarak tanımlanarak daha ağır bir yaptırıma bağlanmış, maddenin üçüncü fıkrasında ise, suçun konusunu oluşturan resmî belgenin, kanunun hükmü gereği sahteliği sabit oluncaya kadar geçerli olan bir belge niteliğinde olması halinde cezanın yarı oranında artırılması hüküm altına alınmıştır.

Sahtecilik suçlarının hukuki konusu kamunun güveni olup belgelerin gerçeğe aykırı olarak düzenlenmesi, gerçek bir belgeye eklemeler yapılması, tamamen veya kısmen değiştirilmesi eylemlerinin kamu güvenini sarstığı kabul edilerek yaptırıma bağlanmıştır.

Resmî belgenin sahte olarak düzenlenmesi ya da gerçek bir resmî belgenin değiştirilmesi eyleminin sahtecilik suçunu oluşturabilmesi için, düzenlenen ya da değiştirilen belgenin gerçek bir belge olduğu konusunda kişiyi yanıltıcı nitelikte olması gerekir. Aldatıcılık özelliği suçun temel unsuru olup, özel bir incelemeye tabi tutulmadıkça gerçek olmadığı anlaşılamayan belge, sahte belge olarak kabul edilmelidir. Sahteciliğin kişileri aldatacak nitelikte olup olmadığı ve beş duyuyla ilk bakışta anlaşılabilir olup olmadığı şüpheye yer vermeyecek şekilde saptanmalıdır.

Ceza Genel Kurulunun 14.10.2003 tarihli ve 232-250 sayılı kararında, aldatma keyfiyetinin belgeden objektif olarak anlaşılması gerektiği, muhatabın hatasından, dikkatsizlik veya özensizliğinden kaynaklanan fiili iğfalin, aldatma yeteneğinin varlığını göstermeyeceği belirtilmiştir. Bu noktada sahteciliğe konu olan belgenin aldatma yeteneği olup olmadığının tartışılması ve belirlenmesi öncelikle yargılamayı yürüten mahkemeye ait olup, hâkim olayın çıkış, oluş ve akışını, düzenlenen belgelerle yapılan işlemleri göz önüne alarak, sahteciliğin kolaylıkla anlaşılıp anlaşılamayacağını bizzat saptamalı ve sonucuna göre belgelerde aldatma yeteneği olup olmadığını takdir ve tespit etmelidir.

Görüldüğü gibi, mahkemece, suçun konusunu oluşturan belge aslı getirtilerek resmî belgede bulunması gereken başlık, sayı, tarih, imza, mühür gibi zorunlu öğelerin incelenmesi, nesnel olarak aldatma gücü olup olmadığının saptanması, duraksama hâlinde ise; mahkemeye yardımcı olma ve aydınlatma bakımından konusunda uzman bilirkişinin görüşüne başvurulmasında zorunluluk vardır.

Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Sanık … ile inceleme dışı sanık …’ın……. Oto Kiralama Tarım Nakliye ve Turizm Sanayi Ticaret Limited Şirketinin eşit hissedarı oldukları, şirket adına çek keşide etme yetkisinin sanık …’de bulunmasına rağmen Türkiye Finans Katılım Bankası Büsan Şubesine ait 4419119 seri numaralı çeki boş bir şekilde inceleme dışı sanık …’a verdiği, inceleme dışı sanık …’ın ise suça konu çeki yanına alarak kereste almak için katılan … ile birlikte Isparta’ya gittiği ve yetkisi olmadığı hâlde bu çeki 07.04.2009 keşide tarihli, 20.000 TL bedelli, katılan … emrine düzenledikten sonra Nakıpoğlu Oto Kir. Tar. Nak. Ve Tur. Tic. Ltd. Şti adına keşide ederek katılan …’ya verdiği, katılan …’nın da suça konu çeki ciro edip kereste tüccarı olan diğer katılan …’den satın aldıkları kereste bedeli olarak verdiği, çekin bankaya ibrazında karşılığının bulunmadığının anlaşıldığı olayda; katılan … ile inceleme dışı sanık …’ın aşamalarda çelişkili beyanları bulunsa da inceleme dışı sanık …’ın yargılama sürecinde suça konu çeki sanık …’in bilgisi dâhilinde elinde bulundurduğuna ilişkin istikrarlı ifadelerinin bulunması, savunmalarında söz konusu çek ve kereste alışverişi ile bir ilgisinin bulunmadığını beyan eden sanık …’in, iş yerindeki masasının çekmecesinden suça konu çekin alındığından bahisle Konya Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunduğu 03.04.2009 tarihi ile çekin bankaya ibraz edildiği 07.04.2009 tarihlerinin birbirine çok yakın olması, sanık …’in çekin iradesi dışında elinden çıktığını iddia etmesine rağmen iyi niyetli bir tacir gibi davranıp bankaya bildirimde bulunmaması birlikte gözetildiğinde sanık …’in, inceleme dışı sanık … ile baştan beri fikir ve eylem birliği içerisinde hareket ederek haksız menfaat temin etmeyi amaçladığının, söz konusu çekin kullanılması hâlinde doğacak borcu inkâr etmek ve çek bedelinin tahsilini önlemek amacıyla suça konu çeki önce inceleme dışı sanık …’a düzenlettirip ardından Konya Cumhuriyet Başsavcılığına müracaat ettiğinin anlaşılması nedenleriyle nitelikli dolandırıcılık ve resmî belgede sahtecilik suçlarını işlediğinin kabul edilmesi gerekmektedir.

Bu itibarla, haklı nedene dayanmayan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.

Her iki uyuşmazlık konusunda çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Üyesi …; “Sanık … hakkında; … tarafından yapılan yargılama sonucunda; resmi evrakta sahtecilik suçundan TCK’nın 37/1, 204/1, 62 Maddeleri uyarınca 1 Yıl 8 Ay Hapis, Dolandırıcılık suçundan ise TCK’nın 158/1-f, 62, 52/2-4 Maddeleri uyarınca 2 Yıl 6 Ay Hapis, 33.320 Tl Adli Para Cezasına hükmedilmiş, anılan kararın sanık tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 15. Ceza Dairesinin 31/03/2014 tarihli kararı ile yerel mahkemece verilen mahkumiyet hükmünün ONANMASINA, karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 01/12/2014 gün, 2014/263161 sayı ile;

Sanığın yüklenen suçları işlemediğinden bahisle beraatına karar verilmesi gerekirken mahkumiyetine hükmolunduğundan bahisle Yargıtay 15. Ceza Dairesinin onama kararının kaldırılarak sanığın beraatına karar verilmesi talebiyle itiraz edilmesi üzerine Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulu tarafından; itirazın reddine karar verilmiştir.

Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun, itirazın reddine ilişkin kararına aşağıda arz ve izah edilecek sebeplerle iştirak edilmemiştir.

Uyuşmazlığın çözümü için öncelikle sanığa isnat edilen eylemlerin sübuta erip ermediğinin toplanan deliller ışığında yeniden irdelenerek benzer olaylardaki yargı kararlarından yararlanılarak belirlenmesi gerekmektedir.

Konya ilinde faaliyet gösteren……. Oto Kiralama Tar. Nak. ve Turzm. Tic. Ltd. Şti.’nin ortaklarından olan sanık ……….’nun bütün aşamalarda yüklenen suçla hiç bir ilgisinin olmıdığı yönündeki savunmasının aksine, şirketin ortaklarından olan ve imza yetkisi bulunmayan … ile hakkında soruşturma yapılmasına karşın takipsizlik kararı verilen …’nın atfı cürüm niteliğindeki aşamalarda değişiklik gösteren beyanlarından başka mahkumiyete yeterli ve inandırıcı şüpheden arındırılmış kesin kanıtların elde olunamadığı gibi ayrıca şirketinin nakit paraya sıkışması nedeniyle, kereste almak için nakit parayı şirket yetkilisi olan sanığa vererek karşılığında çek aldığını iddia eden …”nın çeki veren kişinin imzasını istememesinin, itiraza konu edilmeyen diğer sanık …’ın da imza yetkisi olmadığını bilmemesinin hayatın olağan akışına uygun olmaması, suça konu çek karşılığında kereste satan ve olayın gerçek mağduru olan …’ ile oğlu ……’in; alışveriş sırasında …’nın yanında diğer sanık …’ın hazır bulunduklarını beyan eylemesi ve sahte çek karşılığında alınan keresteden sanık …’nun yararlandığına dair herhangi bir iddianın dahi ileri sürülmemiş olması karşısında; şüpheli durumun sanık lehine değerlendirilerek beraat kararı verilmesi gerekirken; yerel mahkemece verilen mahkumiyet hükümlerinin doğru olduğu yönündeki Yargıtay Yüksek 15. Ceza Dairesi ile Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sayın çoğunluğunun görüşünün “Ceza Muhakemesi Hukukunun” en temel ilkelerinden birisi olan ‘Şüpheden sanık yararlanır ilkesine’ aykırı olacağı tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır.

Uyuşmazlığın çözümü için ‘Şüpheden sanık yararlanır ilkesinden’ ne anlaşılması gerektiğinin uygulamada ve teoride benimsenen görüşler ışığında açıklanması gerekmektedir.

Ceza muhakemesi, geçmişte yaşandığı iddia edilen bir olayın gerçekten meydana gelip gelmediğini, meydana gelmiş ise ne şekilde ve kim tarafından meydana getirildiğini ortaya çıkarmak ve bu olayın hukuk normları karşısındaki durumunu tespit etmek amacıyla yapılmaktadır. Bu amacı gerçekleştirmeye yönelik yürütülen temel faaliyete de ispat denilmektedir. Maddi olay bakımından ispatın ölçütü, hakimin/mahkemenin şüpheyi yenerek vicdani kanaate ulaşmasıdır. Eğer bu şüphe yenilmezse ve dolayısıyla vicdani kanaate ulaşılmazsa, ihtimale, tahmine veya varsayıma dayanarak karar vermek mümkün olmadığından, şüpheden sanık yararlanır (in dubio pro reo) ilkesi devreye girmektedir.

Günümüz ceza muhakemesinde geçerli olan ispat sistemi, vicdani delil sistemidir. Temel özelliği, her şeyin delil kabul edilmesi ve delillerin de serbestçe değerlendirilmesi olan vicdani delil sistemi; mahkumiyet için tam bir inanış, başka bir deyişle suçluluk konusunda vicdani kanaat aradığından, esasen şüpheye dayalı cezalandırmayı yasaklamakta ve şüpheden sanık yararlanır ilkesine uygulama alanı yaratmaktadır

Anayasanın 38/4. ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/2. maddelerinde düzenlenmiş bulunan -suçsuzluk (masumiyet) karinesi-, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kişinin suçsuz sayılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu karine uyarınca, suçsuz olduğunu varsayılan kişinin suçlu kabul edilmesi için kesin hükümle mahkum olması, mahkumiyet için de fiilin ispatlanması, yani şüphenin bertaraf edilmesi gerektiğinden, şüpheden sanık yararlanır ilkesi suçsuzluk karinesinin bir uzantısı ve ona koşut bir ilke olarak karşımıza çıkmaktadır. Suçsuzluğu olasılık içinde bulunan bir kimsenin adli hataya uğratılmasını önleme esasına dayanan şüpheden sanık yararlanır ilkesi, tarihsel ve evrensel bir ilke olarak günümüz ceza muhakemesi hukukunun değişmezleri ve vazgeçilmezleri arasındadır. Uygulama alanı gittikçe genişleme eğilimindedir ve yargısal kararlarda da daha sık vurgulanır olmuştur.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 26.10.2010 tarih, 2010/8-134 esas- 2010/217 karar sayılı içtihadında; ‘Şüpheden sanık yararlanır ilkesi’ özet olarak aşağıdaki şekilde açıklanmıştır.

Latince ‘in dubio pro reo’ olarak ifade edilen ve masumiyet (suçsuzluk) karinesinin bir uzantısı olan ‘şüpheden sanık yararlanır ilkesi’ ceza yargılaması hukukunun evrensel nitelikteki önemli ilkelerinden biridir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır. Şüpheli ve aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak hüküm tesis edilemez. Ceza mahkûmiyeti bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, teorikte olsa hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermektir.

Anayasanın 38/4. ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/2. maddelerinde düzenlenmiş bulunan suçsuzluk karinesi, suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar kişinin suçsuz sayılması gerektiğini ifade etmektedir. Bu karine uyarınca, suçsuz olduğu varsayılan kişinin suçlu kabul edilmesi için kesin hükümle mahkum olması, mahkumiyet için de fiilin ispatlanması, yani şüphenin bertaraf edilmesi gerektiğinden, şüpheden sanık yararlanır ilkesi suçsuzluk karinesinin bir uzantısı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Prof. Dr. Hakan Hakeri; Şüpheden Sanığın İstifade Etmesi İlkesini; ‘Mahkeme, Muhakeme Hukuku açısından kullanılmasına izin verilen bütün delilleri dinlediği halde, maddi mesele hakkındaki şüphesini yenemezse, suç fiilini sanığın lehine olacak şekilde karara bağlar. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 6/2 maddesindeki ‘suçsuzluk karinesi’, şüpheden sanığın faydalanmasını gerektirir’ şeklinde özetledikten sonra; Şüpheden sanık yararlanır kuralının anlamını şu şekilde açıklamıştır.

Şüpheden sanık yararlanır’ ilkesi, ceza yargılaması hukukunda geçerli olan ve mevzuatımızda yazılı olarak hükme bağlanma-mış bulunan bir ispat kuralıdır. Buna göre, bir suç işlediği iddiasıyla yargılanan kimse hakkında mahkûmiyet kararının verilebilmesi için, o kimsenin o suçu işlediğinin yüzde yüz oranında kesin olması, ispatlanmış bulunması gerekir. Bu noktadaki yüzde birlik şüphe dahi, sanığın beraat etmesine yol açar.

Böylece masum bir kimsenin cezalandırılmasındansa, suçlu bir kimsenin serbest bırakılması daha üstün tutulmaktadır. Nitekim jüri sisteminin bulunduğu Amerika Birleşik Devletleri’nde jürinin tek görevi, sanığın suçu işleyip işlemediği konusunda, yani ispat hususunda karar vermektir. Jüri 11 üyeden oluşmaktadır ve bir kimsenin suçu işlediğine karar verilebilmesi için 11 üyeden, 11’inin de sanığın suçu işlediğine kanaat getirmesi gerekir. 10 üye sanığın suçu işlediği; ancak bir üye işlemediği yönünde oy kullandığı takdirde, sanığın beraatına karar verilir. Bu örnek, şüphenin yüzde yüz oranında yenilme-mesi dolayısıyla, sanığın beraatına karar verilmesi gerektiğini göstermektedir.

Yargıtayın da benzer olaylardaki pek çok kararlarında bu ilkeye gerekli önemi verdiği açıkça görülmektedir. Çeşitli kararlarda bu husus şöyle ifade edilmiştir:

Ceza yargılamalarında amaç, gerçeğin hiçbir şüpheye yer bırakılmaksızın ortaya çıkarılmasıdır; şüphenin bulunması halinde, mahkûmiyet kararı verilmesi ceza yargılaması hukukunun genel ilkelerine aykırıdır; şüpheden sanığın yararlanacağı evrensel bir ceza yargılaması hukuku ilkesidir ve varsayımlara dayanılarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz.

Yargıtay Yüksek 6. Ceza Dairesinin 24/10/2011 tarih, 2008/15060 E-2011/44361 K sayılı ilamında;

Sanığın aşamalarda yüklenen suçu kabul etmemesi, sanıklardan Harun Çenet’in soruşturma aşamasında sanıktan hiç bahsetmediği halde, kovuşturma aşamasında suça konu eşyaları sanık Bekir Güzel tarafından getirilen araç ile götürüldüğü yönündeki beyanı arasında kısmi çelişkinin bulunması ve yüklenen suçu işlemediğini beyan eden sanığın savunmasının aksine hakkında beraat kararı verilen Ömer Faruk Sezer’in atfı cürüm niteliğindeki beyanı ile tüm dosya içeriği karşısında; sanığın yüklenen suçu işlediğine dair suç isnadı dışında mahkumiyetine yeterli, kesin kanıtlar bulunmadığı gözetilmeden, beraatı yerine yazılı şekilde mahkumiyetine karar verildiğinden bahisle yerel mahkeme taarfından verilen mahkumiyet kararının BOZULMASINA, karar verilmiştir.

30/09/2010 tarih, 2006/11735 E-2010/15175 K sayılı ilamında

Sanık……’nın, yüklenen hırsızlık suçunu işlediğini gösterir, diğer sanık……’ın aşamalardaki soyut suç atması dışında, savunmasının aksini ispatlayan, her türlü kuşkudan uzak, hükümlülüğüne yeterli, kesin ve inandırıcı hukuka uygun kanıt bulunmadığı gözetilerek, beraatına karar verilmesi gerektiği düşünülmeden, yasal ve yerinde olmayan gerekçeyle yazılı şekilde hükümlülüğüne karar verildiğinden bahisle yerel mahkeme tarafından verilen mahkumiyet kararının BOZULMASINA, karar verilmiştir.

Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 22.05.1996 tarih, 1996/3748 esas-1996/4759 karar sayılı içtihadında;

Mahkeme kararının dayandığı tüm verilerin, bu verilere ait mahkemenin ulaştığı sonuçların, iddianın savunma ve varsa tanık anlatımlarına ilişkin değerlendirmelerin açık olarak gerekçeye yansıtılması, Anayasanın 141. ve CYUY’nın 32, 260 ve 308/7. maddeleri uyarınca sanıkları, mağdurları, Cumhuriyet Savcısını ve de herkesi inandıracak ve Yargıtay denetimine olanak verecek biçimde olması gerekir.

Şüpheden sanık yararlanır ilkesi; özenle yapılmış bir hazırlık soruşturmasına, her türlü araştırma soruşturma sonucu toplanmış ve değerlendirilmiş bütün delillere rağmen sanığın suçluluğu veya aleyhe durum konusunda var olan makul şüphenin giderilmemesi halinde uygulanmalıdır. Bu durumun aksi, bu kez de mağdur tarafın, adaletin ve toplumun zarar görmesine sebep olacaktır. Uygulama alanı çok geniş ve hukukumuzda da vazgeçilmez bir yere sahip olan şüpheden sanık yararlanır ilkesi doğru uygulandığı ve doğru anlaşıldığı takdirde adalet sistemine ve hukuka hizmet edebilir.

Ceza muhakemesinin en temel ilkelerinden birisi olan “şüpheden sanık yararlanır” kuralı gereğince; somut olayımızda sanığın kusurunun bulunduğuna dair savunmanın aksini ispatlayacak şüpheden arındırılmış kesin kanıtların elde olunamıdığı gibi ışıklı kavşakta ışıkların çalışmadığına dair herhangi bir iddia dahi ileri sürülmemiştir. Eylemin sübutu konusunda en küçük bir şüpheyi dahi sanık lehine yorumlayan yerleşik uygulamaların, herhangi bir şekilde ileri dahi sürülmeyen bir iddianın (ışıksız kavşak) aleyhe yorumlanarak sanığa sorumluluk yüklenmesine kayıtsız kalması beklenemez. Bu duruma çağdaş herhangi bir hukuk sisteminin izin vermesi düşünülemez. Böyle bir uygulamanın, aralarında iştirak iradesi olmaksızın, tamamen birbirinden habersiz 10 kişinin bulunduğu bir gruptan bir el ateş edilmesi sonucunda; bir kişinin öldürülmesi durumunda; ateş edenin belirlenememesi halinde, tesadüfen olay yerinde bulunan 10 kişininde kasten adam öldürme suçundan sorumlu tutulması anlamına gelirki ! Bunun ceza muhakemesi hukukun en temel ilkelerini çok derinden sarsacağı gibi yukarıda örnek olarak açıklanan yerleşik uygulamarada aykırı olacağı ve böyle bir aykırılığın ceza hukukunun temel ilkelerinden olan kanun önünde eşitlik ilkesini zedeleyeceği açıktır.

Yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklanan bilgi ve belgeler ile benzer olaylarda benimsenen içtihatlar ışığında somut olayımıza baktığımızda; gerek hazırlık aşamasında gerekse yargılama aşamasında sanığın yüklenen suçu işlemediğine dair savunmasının aksini ispatlayacak şekilde şüpheden arındırılmış kesin kanıtların elde edilemediği gibi bu aşamadan sonra herhangi bir somut delilin elde edilmesi de mümkün değildir. Yerel Mahkeme tarafından verilen mahkumiyet hükümlerinin tamamen varsayımlara dayalı olduğu gibi hakkında ek takipsizlik kararı verilen … ile inceleme dışı sanık …’ın aşamalardaki ifadeleri arasındaki çelişki de giderilememiştir. Yargıtay Yüksek Ceza Genel Kurulunun sanık hakkında verilen mahkumiyet hükümlerinin isabetli olduğuna ilişkin kararının, Yüksek Yargıtayın çeşitli dairelerinin yerleşik içtihatlarına aykırıcı olacağı, böyle bir durumun, kanun önünde eşitlik ilkesini zedeleyeceği gibi atfı cürüm niteliğindeki beyanlara itibar edilerek varsayımlara dayalı olarak verilen mahkumiyet kararlarının önünü açacağı, ceza hukukunda böyle bir sorumluluk anlayışına çağdaş herhangi bir hukuk sisteminin izin vermesinin düşünülemeyeceği tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır.

Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı, yerel mahkemece sanık … hakkında, sahtecilik ve dolandırıcılık suçlarından verilen mahkumiyet hükümlerinin ONANMASINA dair Yargıtay 15. Ceza Dairesinin 31/03/2014 tarihli kararına, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan itirazının kabulüne karar verilmesi gerektiği,” düşüncesiyle,

Çoğunluk görüşüne katılmayan yedi Ceza Genel Kurulu Üyesi, nitelikli dolandırıcılık suçu bakımından; altı Ceza Genel Kurulu Üyesi de resmî belgede sahtecilik suçu yönünden benzer gerekçelerle karşı oy kullanmışlardır.

SONUÇ :

Açıklanan nedenlerle,

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,

2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, nitelikli dolandırıcılık suçunun sabit olup olmadığı yönündeki uyuşmazlık konusunda 22.01.2019 tarihinde yapılan birinci müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından 19.02.2019 tarihinde yapılan ikinci müzakerede oy çokluğuyla, resmî belgede sahtecilik suçunun sabit olup olmadığı yönündeki uyuşmazlık konusunda 19.02.2019 tarihinde yapılan birinci müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından 05.03.2019 tarihinde yapılan ikinci müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.


Av.Mehmet CANSIZ

1972 yılında Ödemiş'te doğdu. İlk, orta ve lise eğitimimi Ödemiş'te tamamladı.1995 Yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini başarıyla tamamladıktan sonra 10 yıl özel bir şirkette üst düzey yöneticilik ve hukuki danışmanlık görevlerinde bulundu. 2007 Yılında serbest avukatlık yapmaya başladı. 2011 Yılından beri kurcusu olduğu"CANSIZ HUKUK BÜROSU"nda avukatlık hizmeti vermektedir. Evli ve 3 çocuk babasıdır.

0 Yorum Yap

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir