Havale ve EFT de Açıklama Yoksa Mevcut Bir Borcun İfası Amacıyla Yapılmış Bir Ödeme Olduğu Karinesi Ve Mevsuf İkrar

Published by Av.Mehmet CANSIZ on

İtirazın İptali veya alacak dalarında davacı “Davalıya, bankadan havale veya eft ile ödünç, mal siparişi peşinatı veya sipariş verilen malın bedeli olarak para gönderdiğini, davalının ödünç verdiği parayı geri vermediğini veya satın aldığı malı göndermediğini, bu sebeple davalıdan alacaklı olduğunu” iddia eder.

Davalı da “Davacının bankadan havale/veya eft ile para gönderdiğini” kabul etmekle birlikte hukuki ilişkinin davacının iddia ettiği gibi olmadığını iddia ederse, yani;

  • Davacı bana bankadan para gönderdi AMA GÖNDERDİĞİ PARA “ONA DAHA ÖNCE VERDİĞİM ÖDÜNÇ PARANIN İADESİ” İÇİNDİ,
  • Davacı bana bankadan para gönderdi AMA GÖNDERDİĞİ PARA “VERDİĞİ SİPARİŞİN BEDELİ VEYA PEŞİNATI OLARAK DEĞİL- DAHA ÖNCE GÖNDERDİĞİM MALDAN OLAN BORCUNU ÖDEMEK İÇİNDİ” 

şeklinde beyanla, havale veya eft ile davacıdan para aldığını KABUL EDER, HUKUKİ İLİŞKİNİN FARKLI OLDUĞUNU İDDİA EDERSE, AŞAĞIDA SUNDUĞUM YARGITAY HGK VE YARGITAY HUKUK DAİRESİ KARARLARINA GÖRE;

  1. İSPAT YÜKÜ DAVALIDA DEĞİL DAVACIDADIR. YANİ DAVACI HAVALE İLE GÖNDERDİĞİ PARANIN ” ÖDÜNÇ OLARAK, MAL BEDELİ OLARAK, SİPARİŞ PEŞİNATI OLARAK, ORTAKLIK PAYI OLARAK GÖNDERDİĞİ İSPATLAMAK ZORUNDADIR.
  2. “HAVALE VE EFT İLE YAPILAN ÖDEMELERİN AÇIKLAMA KISMINDA -NE AMAÇLA GÖNDERİLDİĞİNE DAİR BİR AÇIKLAMA YAPILMAMIŞSA, “Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 12.3.2003 gün ve E:2003/3-118, K:2003/158 sayılı ilamı” gereğince MEVCUT BİR BORCUN İFASI AMACIYLA YAPILMIŞ BİR ÖDEME OLDUĞU”
  3. BU KARİNENİN AKSİNİN SADECE YAZILI BELGE İLE İSPAT EDİLEBİLECEĞİ

….. hakkındaki kararları ekte sunuyorum. Av.Mehmet CANSIZ

1-T.C. YARGITAY

Hukuk Genel Kurulu
Esas: 2016/19-269
Karar: 2016/529
Karar Tarihi: 20.04.2016

İTİRAZIN İPTALİ İSTEMİ – YAPILAN EFTLERİN BORÇ ÖDEMESİNE YÖNELİK OLDUĞUNU KANITLAMASI GEREKTİĞİ – YEREL MAHKEMENİN İSPAT KÜLFETİNİN DAVACIDA OLDUĞUNA YÖNELİK DİRENME KARARI YERİNDE OLDUĞU – DOSYANIN ÖZEL DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE KARAR VERİLDİĞİ

ÖZET: Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında bir kısım üyeler tarafından, davacı tarafından davalı hesabına EFT’lerin yapıldığı ve yapılan bu EFT’lerin davalı tarafından kabul edilerek tahsil edildiği, davalının bu EFT ödemelerine ilişkin hukuku ilişkiyi, diğer bir deyişle borç ödemesine ilişkin olduğu yönündeki beyanı karşısında ispat yükünü üzerine aldığından, yapılan EFT’lerin borç ödemesine yönelik olduğunu kanıtlaması gerektiği, bu nedenle Özel Daire bozmasının yerinde olduğu ileri sürülmüş ise de, Kurul çoğunluğu tarafından bu görüş kabul edilmemiştir. Hal böyle olunca; yerel mahkemenin “ispat külfetinin davacıda olduğuna yönelik” direnme kararı yerinde olup, taraf vekillerinin işin esasına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Dairesine gönderilmesi gerekmektedir.

(1086 S. K. m. 236, 438) (6100 S. K. m. 188) (818 S. K. m. 457) (6098 S. K. m. 555) (YHGK 12.3.2003 T. 2003/3-118 E. 2003/158 K.) (YHGK 28.4.2010 T. 2010/14-222 E. 2010/234 K.) (YHGK 10.10.2012 T. 2012/13-264 E. 2012/700 K.)

Taraflar arasındaki “itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Mersin 1. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın reddine dair verilen 25.05.2012 gün ve 2011/90 E., 2012/235 K. sayılı kararın incelenmesi taraf vekilleri tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 19.Hukuk Dairesinin 05.06.2013 gün ve 2012/13630 E., 2013/10357 K. sayılı ilamı ile;

(…Dava, davalıdan satın alınacak mal karşılığı avans olarak verilen çekler ile nakit ödemelerin, mal teslimi yapılmadığından bedelsiz kalması nedeniyle, bu bedellerin iadesi için başlatılan takibe vaki itirazın iptali istemine ilişkindir.

Davalı vekili, davacının ileri sürdüğü sözleşmeyi ve borcu kabul etmediklerini, davacının iddialarını yazılı delil ile ispatlaması gerektiğini bildirerek davanın reddini istemiştir.

Mahkemece, toplanan deliller ve bilirkişi raporuna göre; davacının, yapılan EFT ve havale ödemelerinin avans olarak yapıldığına dair yazılı delil sunmadığı, davalıya yemin teklifinde de bulunmadığı gerekçeleriyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

Davacı yan, davalıya, davalıdan alınacak mal karşılığı olarak verilen çekler, elden ve banka havalesi yoluyla yapılan ödemeler karşılığı olan malın verilmediğini bildirerek ödenen bu miktarın iadesinin sağlanması için yapılan takibe vaki itirazın iptalini istemiştir.

Davalı taraf ise, davacının yapmış olduğu ödemeye dayanak çeklerden 6 tanesinin davacı şirket ortağı C..K..’nun şahsi borcu için verilmiş olduğunu, elden ödemeye ilişkin 5 adet tediye makbuzundaki kişilerin kendisiyle ilgisi bulunmadığını 19.03.2012 havale tarihli dilekçesinde EFT ödemelerini ise borç ödemesi olarak yapıldığının kabulünün gerektiğini savunmuştur.

Yukarıda özetlenen iddia ve savunma gözetildiğinde, davada ispat külfeti, ödemeleri kabul eden davalıda olup, davalı yan bu ödemelerin hangi alacağından kaynaklandığını ispat etmelidir.

Mahkemece açıklanan bu yön gözetilmeksizin eksik inceleme ile yazılı şekilde davanın reddine karar verilmesinde isabet görülmemiştir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle hükmün davacı yararına bozulmasına, bozma nedenine göre davalının temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına….) gerekçesiyle oyçokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve direnme kararının verildiği tarih itibariyle 1086 sayılı HUMK’nun 2494 sayılı Kanun ile değişik 438/II. fıkrası hükmü gereğince davacı vekilinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, itirazın iptali istemine ilişkindir.

Yerel mahkemece, davanın reddine dair verilen karar taraf vekillerinin temyizi üzerine, Özel Dairece yukarıda başlık bölümünde yazılı gerekçeyle bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davalının savunmasının usul hukuku bakımından mevsuf ikrar (gerekçeli inkâr) mı, yoksa bağlantısız bileşik ikrar mı olduğu; buna bağlı olarak ispat yükünün hangi tarafa ait bulunduğu noktasında toplanmaktadır.

Bu noktada “ikrar” kavramı hakkında şu açıklamaların yapılmasında yarar vardır:

Somut uyuşmazlıkta uygulanması gereken mülga 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)’nun 236. (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m.188) maddesinde, taraflardan birinin ikrarının geçerli olduğu ve o taraf aleyhine delil teşkil edeceği belirtilmiş, ancak ikrarın tanımı yapılmamıştır.

Öğretideki tanımlamalara göre ise, ikrar, görülmekte olan bir davada, taraflardan birinin, diğer tarafça ileri sürülen ve kendisi aleyhine hukuki sonuç doğurabilecek nitelik taşıyan maddi vakıanın doğruluğunu kabul etmesidir. Yargıtay uygulamasında da, ikrara bu anlam yüklenmektedir. (İkrar kavramının tanımı ve aşağıda ikrarın türlerine ilişkin olarak yapılan açıklamalar bakımından ayrıntılı bilgi için bakınız. Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı C. II, Ankara 2001, s. 2037 vd.; İlhan E. Postacıoğlu/Sümer Altay, Medenî Usûl Hukuku Dersleri, İstanbul 2014, s. 595 vd.; Saim Üstündağ, Medeni Yargılama Hukuku, 7. Bası, C. 1- 2, İstanbul 2000, s. 628 vd.; Necip Bilge, Medeni Yargılama Hukuku Dersleri, 3. Baskı, Ankara 1978, s. 510 vd.; Hakan Pekcanıtez/Oğuz Atalay/Muhammet Özekes, Medenî Usûl Hukuku, 14. Baskı, Ankara 2013; s. 650 vd.; Baki Kuru/Ramazan Arslan/Ejder Yılmaz, Medenî Usul Hukuku Ders Kitabı, 32. Baskı, Ankara 2011, s. 382; Süha Tanrıver, Türk Medeni Yargılama Hukukunda İkrarın Bölünüp Bölünemeyeceği Sorunu, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 1993/2, s. 212 vd.).

İkrardan söz edilebilmesi için, bir tarafın bir vakıa ileri sürmüş olması, diğer tarafın da bu vakıanın doğru olduğunu bildirmesi gerekir. İkrarın konusu, ancak karşı tarafın ileri sürdüğü vakıalar olabilir. Bir tarafın, kendisinin ileri sürdüğü bir vakıanın doğruluğunu bildirmesi ikrar niteliği taşımayacağı gibi, karşı tarafın ileri sürdüğü hukuki sebepler de ikrara konu olamazlar.

Öğretide ve uygulamada ikrar, yapıldığı yere, kapsamına ve içeriğine göre türlere ayrılmaktadır.

Yapıldığı yere göre mahkeme dışı veya mahkeme içi ikrardan söz edilir. Mahkeme dışı ikrar takdiri, mahkeme içi ikrar ise kesin delil niteliğindedir.

Kapsam yönünden, ikrar, çekişmeli olan maddi vakıanın tamamını veya belli bir kesimini kapsayabilir. İlkinde tam, ikincisinde ise kısmi ikrar söz konusudur.

İçeriği itibariyle ikrar ya basit (adi), ya vasıflı (mevsuf) ya da bileşik (mürekkep, karmaşık) nitelikte olabilir. Vasıflı ikrara, gerekçeli inkâr da denilmektedir.

Basit (adi) ikrar, karşı tarafça ileri sürülen bir vakıanın doğru olduğunun, herhangi bir kayıt veya şart bildirilmeksizin kabul edilmesidir. Basit ikrarda, onun konusunu oluşturan vakıalar artık tartışmalı olmaktan çıkarlar; dolayısıyla bunların ayrıca kanıtlanmasına gerek kalmaz.

Vasıflı ikrarda karşı tarafın ileri sürdüğü maddi vakıanın varlığı kabul edilmekle birlikte, onun hukuki niteliğinin (vasfının) ileri sürülenden başka olduğu bildirilir. Örneğin; davalı, davacıdan 1000 TL aldığını ikrar eder, fakat bu parayı ödünç olarak değil, hibe olarak aldığını bildirmesi halinde olduğu gibi, vasıflı ikrar bölünemeyeceğinden, davacı iddiasını, yani parayı ödünç olarak verdiğini kanıtlamalıdır.

Bileşik (mürekkep) ikrarda ise, bir tarafın ileri sürdüğü vakıa karşı tarafça bütünüyle kabul edilmekle; eş söyleyişle, vakıanın doğru olduğu ve bildirilen vasıfta bulunduğu kabul edilmekle birlikte, ikrara öyle bir vakıa eklenir ki, eklenen bu vakıa, ya ikrar edilen vakıanın hukuksal sonuçlarının doğmasını engeller ya da onu hükümsüz kılar. Bileşik ikrar, ikrara konu olan vakıa ile, ona eklenen vakıa arasında bir bağlantı bulunup bulunmamasına göre, bağlantılı bileşik ikrar ve bağlantısız bileşik ikrar olarak ikiye ayrılır.

Öğreti ve uygulamada, ağırlıklı olarak, bağlantısız bileşik ikrar dışındaki ikrar türlerinin bölünemeyeceği, dolayısıyla, böyle durumlarda, ikrar edenin ispat yükü altında olmadığı kabul edilmekte, iddiasını ispatlama yükümlülüğünün, karşı tarafa ait olduğu benimsenmektedir.

Nitekim aynı ilkeler, Hukuk Genel Kurulunun 12.3.2003 gün ve 2003/3-118 E., 2003/158 K.; 28.4.2010 gün ve 2010/14-222 E., 2010/234 K.; 10.10.2012 gün ve 2012/13-264 E., 2012/700 K. sayılı ilamlarında da benimsenmiştir.

Somut olay bu ilke ve kavramlar ışığında değerlendirildiğinde;

Davacı vekili, davalıdan alınacak mal karşılığı olarak müvekkili tarafından davalıya verilen çekler, elden ve banka havalesi yoluyla yapılan ödemeler karşılığı olan malın verilmediğini bildirerek ödenen bu miktarın iadesinin sağlanması için yapılan takibe vaki itirazın iptalini talep etmiştir. Davalı taraf ise, davacının yapmış olduğu ödemeye dayanak çeklerden 6 tanesinin davacı şirket ortağı C..K..’nun şahsi borcu için verilmiş olduğunu, elden ödemeye ilişkin 5 adet tediye makbuzundaki kişilerin kendisiyle ilgisi bulunmadığını, EFT ödemelerinin ise borç ödemesi olarak yapıldığını ileri sürerek davanın reddini talep etmiştir. İtirazın iptaline konu icra takibinde ise, borcun sebebi olarak “16/02/2011 tarihli 400.168,21 TL değerinde mal karşılığı gönderilen paraya karşılık malın ödenmemesi sebebiyle oluşan alacak” olarak gösterildiği, bu nedenle dava ve cevap dilekçesinde belirtilen çekler nedeniyle yapılan ödemelere dayanılmadığı anlaşılmaktadır. Davacının, gönderilme nedeni belirtilmeyen havalelerin gelecekte alınacak mal karşılığı olarak verildiği iddiasını kabul etmeyerek, bu paraların borç ödemesine ilişkin olduğu ileri sürülmüştür. Böylece davalı, davaya konu EFT’lerin kendisine gönderildiğini (maddi vakıayı) ikrar etmiş, ancak bunun davacı tarafından ileri sürülen nedenle (gelecekte teslim alınacak mal karşılığı) değil, başka bir nedenle (borç ödemesi için) gönderildiğini savunmak suretiyle, vakıanın hukuksal niteliğinin ileri sürülenden farklı olduğunu bildirmiştir.

Davalının, ikrar ettiği maddi vakıanın hukuki vasfının ileri sürülenden farklı bulunduğunu bildirmesi karşısında, somut olayda, basit (adi) veya bileşik ikrarın söz konusu olamayacağı çok açıktır. Zira, her ikisinin de temel koşulu, ileri sürülen maddi vakıanın ve onun hukuki vasfının birlikte kabul edilmiş olmasıdır. Vakıa kabul edilmekle birlikte, onun farklı bir hukuki vasıfta olduğunun ileri sürülmesi durumunda, vasıflı ikrardan söz edilmesi gerektiği ve vasıflı ikrarın bölünemeyeceği yukarıda açıklanmıştır.

O halde, somut olayda davalının savunması, vasıflı ikrar (gerekçeli inkâr) niteliğindedir ve bu ikrar bölünemez. Buna göre, vasıflı ikrarda kanıtlama yükümlülüğü, ikrar eden tarafa (davalıya) değil, vakıayı ileri süren tarafa (davacıya) aittir.

Ayrıca davalı tarafından, davacının elden yapıldığını ileri sürdüğü ödemelere ilişkin makbuzlarda isimleri bulunan kişiler ile bir ilgisinin bulunmadığını, böylece kendisine ileride mal teslimi için davacı tarafından yapılmış peşin ödeme olmadığını savunmuştur. Davalının bu beyanı ispat yükünü üzerine alacak nitelikte bir beyan olmadığından, bu vakıanın da davacı tarafından ispatlanması gerekmektedir.

Öte yandan, mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 457 (Türk Borçlar Kanunu m. 555 vd.) ve ardından gelen maddelerinde düzenlenmiş olan havale, hukuksal nitelikçe bir ödeme vasıtasıdır. Eş söyleyişle, havalenin, mevcut bir borcun ödenmesi amacıyla yapıldığı yolunda yasal karine mevcuttur. Bu yasal karinenin tersini (havalenin borcun ödenmesinden başka bir amaçla yapıldığını) ileri süren havaleci (muhil), bu iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. (Arif B. Kocaman, Türk Borçlar Hukukunda Havale, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yayını, Ankara 2001; Hukuk Genel Kurulunun 12.03.2003 gün ve 2003/3-118 E., 2003/158 K.; 10.10.2012 gün ve 2012/13-264 E., 2012/700 K. sayılı ilamları).

Somut olayda, havaleci durumundaki davacı, değinilen yasal karine karşısında, davalıya yaptığı dava konusu havalenin, bir borcun ödenmesinden başka bir amaca yönelik bulunduğunu kanıtlama yükümü altındadır. Başka bir ifadeyle, havale kavramından hareketle yapılacak değerlendirmeye göre de, somut olayda kanıtlama yükümlülüğü davacıya aittir.

Bu durumda; davacı, davaya konu ödemelerin ileride teslim alınacak mal karşılığı olarak gönderildiği yolundaki iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür; buna bağlı olarak, davalının davacı ile aralarındaki ilişkiyi kanıtlama yükümlülüğü bulunmamaktadır.

Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında bir kısım üyeler tarafından, davacı tarafından davalı hesabına EFT’lerin yapıldığı ve yapılan bu EFT’lerin davalı tarafından kabul edilerek tahsil edildiği, davalının bu EFT ödemelerine ilişkin hukuku ilişkiyi, diğer bir deyişle borç ödemesine ilişkin olduğu yönündeki beyanı karşısında ispat yükünü üzerine aldığından, yapılan EFT’lerin borç ödemesine yönelik olduğunu kanıtlaması gerektiği, bu nedenle Özel Daire bozmasının yerinde olduğu ileri sürülmüş ise de, Kurul çoğunluğu tarafından bu görüş kabul edilmemiştir.

Hal böyle olunca; yerel mahkemenin “ispat külfetinin davacıda olduğuna yönelik” direnme kararı yerinde olup, taraf vekillerinin işin esasına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın Özel Dairesine gönderilmesi gerekmektedir.

Sonuç: Yukarda açıklanan nedenlerden dolayı direnme kararı uygun olup, taraf vekillerinin işin esasına yönelik temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 19. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE, 20.04.2016 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

2. KARAR

T.C. YARGITAY

Hukuk Genel Kurulu
Esas: 2012/13-264
Karar: 2012/700
Karar Tarihi: 10.10.2012

İTİRAZIN İPTALİ DAVASI – İKRAR KAVRAMI – HAVALENİN MEVCUT BİR BORCUN ÖDENMESİ AMACIYLA YAPILDIĞI YOLUNDA YASAL KARİNE BULUNDUĞU – HAVALELERİN BAŞKA BİR AMACA YÖNELİK BULUNDUĞUNU KANITLAMA YÜKÜMÜNÜN DAVACIYA AİT OLUŞU – DİRENME KARARININ BOZULDUĞU

ÖZET: Asıl ve birleşen dava, genel haciz yoluyla girişilen icra takibine vaki itirazın iptali istemine ilişkindir. Somut olayda, havaleci durumundaki davacı A. Ö., yasal karine karşısında, davalı A. B.’a yaptığı dava konusu havalelerin, bir borcun ödenmesinden başka bir amaca yönelik bulunduğunu kanıtlama yükümü altındadır. Başka bir ifadeyle, havale kavramından hareketle yapılacak değerlendirmeye göre de, somut olayda kanıtlama yükümlülüğü davacıya aittir. Açıklanan bu gerekçe de gözetilerek, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

(2004 S. K. m. 67) (818 S. K. m. 457) (1086 S. K. m. 236) (YHGK 12.03.2003 T. 2003/3-118 E. 2003/158 K.) (YHGK 28.04.2010 T. 2010/14-222 2010/234 K.)

Dava: Taraflar arasındaki <itirazın iptali> davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Niksar Asliye Hukuk Mahkemesi’nce asıl ve birleşen davanın kabulüne dair verilen 30.10.2009 gün ve 2008/57 E. 2009/353 K. sayılı kararın incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 27.12.2010 gün ve 2010/9317-2010/18075 sayılı ilamı ile;

(<…Davacı A. Ö., davalılara 22.06.2007 tarihinde 10.000 TL borç gönderdiğini, davalıların bu borçlarına karşılık çek keşide edip tarafına verdiklerini, çekin karşılıksız çıktığını, alacağının ödenmemesi nedeniyle başlattığı icra takibine haksız itiraz ettiklerini, davacı, birleşen dosyayla işçisi N. A. vasıtasıyla davalı A. B.’a 18.500 TL borç gönderdiğini bu alacağının da ödenmediğinden icra takibi başlattığını ileri sürerek her iki takibe yapılan haksız itirazın iptaline karar verilmesini istemiştir.

Davalı A. B., davalıyla aralarında ticari ilişki bulunmadığını, dava konusu paraların PTT kanalıyla kendisine gönderildiğini, davacının talimatıyla paraları dava dışı D. Ş. isimli şahsa verdiğini savunmuştur. Davalı T. B., paranın ne için A. B.’a gönderildiğini bilmediğini, dava dışı D. Ş. ve C. G.’in kendisine getirdikleri ve davacıya vermesini istediklerini, kendisinin de çeki yanlışlıkla ciro ederek davacıya verdiğini savunarak davanın reddine karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, asıl ve birleşen davanın kabulüne karar verilmiş; hüküm, davalılar tarafından temyiz etmiştir.

1- Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle, yasaya uygun gerektirici nedenlere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre davalı T. B.’ın tüm, davalı A. B.’ın aşağıdaki bendin kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2- Davacı, eldeki davada davalıya PTT havalesiyle ödünç para gönderdiğini iddia etmiş, davalı ise davacının isteğiyle gönderilen paranın dava dışı D. Ş.’e verdiğini savunmak suretiyle gerekçeli inkarda bulunmuştur. PTT havale makbuzunda paranın ödünç olarak gönderildiğine dair bir kayıt da yoktur. Hemen belirtmek gerekir ki, havale bir ödeme vasıtası olup var olan bir borcun ödendiğini gösterir. Bu karinenin aksini havaleyi gönderen şahsın ispat etmesi gerekir. Davalı, karz ilişkisini inkar ettiğine göre karz ilişkisinin varlığını davacının kanıtlaması gerekir. Miktar itibarıyla tanık da dinlenemez. Mahkemece davacının delilleri toplanarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken aksi düşüncelerle yazılı şekilde karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir…>) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Karar: Asıl ve birleşen dava, genel haciz yoluyla girişilen icra takibine vaki itirazın iptali istemine ilişkindir.

Mahkemece, <davacı A. Ö., dava konusu paraları davalılardan T. B.’a borç olarak onun beyanı doğrultusunda oğlu olan diğer davalı A. B. adına PTT aracılığıyla gönderdiği, PTT dekontu ve PTT Niksar Şubesinin yazılarıyla dekontlarda yazılı miktarların davalılardan A. B.’a ödendiği, davalılardan A. B. duruşmadaki beyanında her ne kadar davacıya borcu olmadığını, dava konusu paraların davacı tarafından D. Ş. isimli şahsa verilmek üzere kendisi adına gönderildiği, kendisinin de paraları D. Ş. isimli şahsa verdiğini beyan etmiş ise de davalının bu şekildeki beyanı doğrultusunda artık ispat külfetinin davalı tarafa geçtiği, davalı A. B.’ın dava konusu paraları borç olarak almadığı, D. Ş. isimli şahsa verilmek üzere aldığı şeklindeki iddiasını ise ispat edemediği> gerekçesiyle asıl ve birleşen davanın kabulüne karar verilmiştir.

Hükmün davalılar vekili tarafından temyizi üzerine, Özel Daire’ce yukarıda bir (1) numaralı bentte yazılı nedenlerle davalılardan T. B.’ın tüm temyiz itirazlarının reddine karar verilmiş, diğer davalı A. B.’ın sair temyiz itirazlarının reddi ile iki (2) numaralı bentte gösterilen nedenlerle davalı A. Buyar yararına bozulmuş; davalı A. B. vekilinin karar düzeltme istemi ise, Özel Dairece reddedilmiştir. Davalı T. B.’ın tüm temyiz itirazları Özel Daire’ce reddedilmekle, asıl davada bu davalı yönüyle hüküm kesinleşmiştir.

Mahkemece, <davalı gönderilen paranın hukuki niteliğini (ödünç olarak gönderildiğini) inkar etmediği ancak paranın gerçekte kendisine değil, D. Ş.’e gönderildiğini iddia ettiğini, o halde gönderilen havalenin mevcut bir borcun ödenmesi amacıyla yapıldığı yolundaki yasal karinenin somut olayla örtüşmediği> gerekçesiyle asıl ve birleşen davada davalı A. B. yönüyle önceki kararda direnilmiştir. Direnme kararı davalı A. B. vekili tarafından temyiz edilmiştir.

Öncelikle belirtmelidir ki, davacı yanın asıl davada 10.000 TL, birleşen davada ise 18.500 TL olmak üzere toplam 28.500 TL miktarında bir bedeli-herhangi bir açıklama olmaksızın-havale yoluyla ödediği, bu miktarın davalı A. B. tarafından alındığı konusunda uyuşmazlık bulunmamaktadır.

Şu durumda, bozma ve direnme kararlarının içerik ve kapsamları itibariyle, Hukuk Genel Kurulu’nun önüne gelen uyuşmazlık; asıl ve birleşen davada davalı A. B.’ın savunmasının, usul hukuku bakımından mevsuf ikrar (gerekçeli inkar) mı, yoksa bağlantısız bileşik ikrar mı olduğu; buna bağlı olarak, kanıtlama yükünün hangi tarafa ait bulunduğu noktasında toplanmaktadır.

Bu noktada <ikrar> kavramı hakkında şu açıklamaların yapılmasında yarar vardır:

1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)’nun 236 ncı maddesinde, taraflardan birinin ikrarının geçerli olduğu ve o taraf aleyhine delil teşkil edeceği belirtilmiş, ancak ikrarın tanımı yapılmamıştır.

Öğretideki tanımlamalara göre ise, ikrar (dar anlamda ikrar), görülmekte olan bir davada, taraflardan birinin, diğer tarafça ileri sürülen ve kendisi aleyhine hukuki sonuç doğurabilecek nitelik taşıyan maddi vakıanın doğruluğunu kabul etmesidir. Yargıtay uygulamasında da, ikrara bu anlam yüklenmektedir. (İkrar kavramının tanımı ve aşağıda ikrarın türlerine ilişkin olarak yapılan açıklamalar bakımından ayrıntılı bilgi için, Bkz: Prof. Dr. Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı Cilt:2, Ankara 2001, sayfa:2037 ve devamı; Prof. Dr. Saim Üstündağ, Medeni Yargılama Hukuku, Cilt: 1-2, 3. Bası, Formül Matbaası, İstanbul 1984, Sayfa: 549 ve devamı; Prof. Dr. Necip Bilge, Medeni Yargılama Hukuku Dersleri, 3. Baskı, Sevinç Matbaası, Ankara 1978, sayfa: 510 ve devamı; Dr. Süha Tanrıver, Türk Medeni Yargılama Hukukunda İkrarın Bölünüp Bölünemeyeceği Sorunu, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 1993/2, sayfa: 212 ve devamı.).

İkrardan söz edilebilmesi için, bir tarafın bir vakıa ileri sürmüş olması, diğer tarafın da bu vakıanın doğru olduğunu bildirmesi gerekir. İkrarın konusu, ancak karşı tarafın ileri sürdüğü vakıalar olabilir. Bir tarafın, kendisinin ileri sürdüğü bir vakıanın doğruluğunu bildirmesi ikrar niteliği taşımayacağı gibi, karşı tarafın ileri sürdüğü hukuki sebepler de ikrara konu olamazlar.

Öğretide ve uygulamada ikrar, yapıldığı yere, kapsamına ve içeriğine göre türlere ayrılmaktadır.

Yapıldığı yere göre mahkeme dışı veya mahkeme içi ikrardan söz edilir. Mahkeme dışı ikrar takdiri, mahkeme içi ikrar ise kesin delil niteliğindedir.

Kapsam yönünden, ikrar, çekişmeli olan maddi vakıanın tamamını veya belli bir kesimini kapsayabilir. İlkinde tam, ikincisinde ise kısmi ikrar söz konusudur.

İçeriği itibariyle ikrar ya basit (adi), ya vasıflı (mevsuf) ya da bileşik (mürekkep) nitelikte olabilir. Vasıflı ikrara, gerekçeli inkar da denilmektedir.

Basit (adi) ikrar, karşı tarafça ileri sürülen bir vakıanın doğru olduğunun, herhangi bir kayıt veya şart bildirilmeksizin kabul edilmesidir. Basit ikrarda, onun konusunu oluşturan vakıalar artık tartışmalı olmaktan çıkarlar; dolayısıyla bunların ayrıca kanıtlanmasına gerek kalmaz.

Vasıflı ikrarda, (ki buna gerekçeli inkar da denilmektedir) karşı tarafın ileri sürdüğü maddi vakıanın varlığı kabul edilmekle birlikte, onun hukuki niteliğinin (vasfının) ileri sürülenden başka olduğu bildirilir. Örneğin; davalı, davacıdan 1000 TL aldığını ikrar eder, fakat bu parayı ödünç olarak değil, hibe olarak aldığını bildirmesi halinde olduğu gibi, vasıflı ikrar bölünemeyeceğinden, davacı iddiasını, yani parayı ödünç verdiğini kanıtlamalıdır.

Bileşik (mürekkep) ikrarda ise, bir tarafın ileri sürdüğü vakıa karşı tarafça bütünüyle kabul edilmekle; eş söyleyişle, vakıanın doğru olduğu ve bildirilen vasıfta bulunduğu kabul edilmekle birlikte, ikrara öyle bir vakıa eklenir ki, eklenen bu vakıa, ya ikrar edilen vakıanın hukuksal sonuçlarının doğmasını engeller ya da onu hükümsüz kılar. Bileşik ikrar, ikrara konu olan vakıa ile, ona eklenen vakıa arasında bir bağlantı bulunup bulunmamasına göre, bağlantılı bileşik ikrar ve bağlantısız bileşik ikrar olarak ikiye ayrılır.

Öğreti ve uygulamada, ağırlıklı olarak, bağlantısız bileşik ikrar dışındaki ikrar türlerinin bölünemeyeceği, dolayısıyla, böyle durumlarda, ikrar edenin ispat yükü altında olmadığı kabul edilmekte, iddiasını ispatlama yükümlülüğünün, karşı tarafa ait olduğu benimsenmektedir.

Nitekim aynı ilkeler, Hukuk Genel Kurulu’nun 12.3.2003 gün ve E:2003/3-118, K:2003/158; 28.4.2010 gün ve E:2010/14-222, K:2010/234 sayılı ilamlarında da benimsenmiştir.

Somut olay bu ilke ve kavramlar ışığında değerlendirildiğinde:

Davacının, gönderilme nedeni belirtilmeyen her üç havaleyi de, borç olarak verilmek üzere davalı A. B.’a gönderdiğine ilişkin iddiası davalıca kabul edilmemiş, tersine, bu paraların, davacının isteğiyle dava dışı D. Ş.’e verildiği savunulmuştur. Böylece davalı A. B., davaya konu paraların kendisine gönderildiğini (maddi vakıayı) ikrar etmiş, ancak, bunların davacı tarafından ileri sürülen nedenle (borç olarak alınması) değil, başka bir nedenle (davacının isteğiyle dava dışı D. Ş.’e verilmesi amacıyla) gönderildiklerini savunmak suretiyle, vakıanın hukuksal niteliğinin ileri sürülenden farklı olduğunu bildirmiştir.

Davalı A. B.’ın, ikrar ettiği maddi vakıanın hukuki vasfının ileri sürülenden farklı bulunduğunu bildirmesi karşısında, somut olayda, basit (adi) veya bileşik ikrarın söz konusu olamayacağı çok açıktır. Zira, her ikisinin de temel koşulu, ileri sürülen maddi vakıanın ve onun hukuki vasfının birlikte kabul edilmiş olmasıdır. Bu nedenle, yerel mahkeme kararındaki, davalı A. B.’ın savunmasının değerlendirilmesinde belirtilen gerekçe ve kabulde isabet görülmemiştir.

Vakıa kabul edilmekle birlikte, onun farklı bir hukuki vasıfta olduğunun ileri sürülmesi durumunda, vasıflı ikrardan söz edilmesi gerektiği ve vasıflı ikrarın bölünemeyeceği yukarıda açıklanmıştır.

O halde, somut olayda davalı A. B.’ın savunması, vasıflı ikrar (gerekçeli inkar) niteliğindedir ve bu ikrar bölünemez. Buna göre, vasıflı ikrarda kanıtlama yükümlülüğü, ikrar eden tarafa (davalı A. B.’a) değil, vakıayı ileri süren tarafa (davacıya) aittir.

Bu durumda, davacı, davaya konu paraların borç olarak gönderildiği yolundaki iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür; buna bağlı olarak, davalı A. B.’ın ödünç ilişkisini kanıtlama yükümlülüğü bulunmamaktadır.

Öte yandan, 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 457 ve ardından gelen maddelerinde düzenlenmiş olan havale, hukuksal nitelikçe (tıpkı onun özel biçimlerinden biri niteliğindeki çek gibi), bir ödeme vasıtasıdır. Eş söyleyişle, havalenin, mevcut bir borcun ödenmesi amacıyla yapıldığı yolunda yasal karine mevcuttur. Bu yasal karinenin tersini (havalenin borcun ödenmesinden başka bir amaçla yapıldığını) ileri süren havaleci (muhil), bu iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. (Havale kavramı hakkında geniş bilgi için bkz: Prof. Dr. Arif. B. Kocaman. Türk Borçlar Hukukunda Havale, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yayını, Ankara 2001; Hukuk Genel Kurulu’nun 12.3.2003 gün ve E:2003/3-118, K:2003/158 sayılı ilamı).

Somut olayda, havaleci durumundaki davacı A. Ö., değinilen yasal karine karşısında, davalı A. B.’a yaptığı dava konusu havalelerin, bir borcun ödenmesinden başka bir amaca yönelik bulunduğunu kanıtlama yükümü altındadır. Başka bir ifadeyle, havale kavramından hareketle yapılacak değerlendirmeye göre de, somut olayda kanıtlama yükümlülüğü davacıya aittir.

Açıklanan bu gerekçe de gözetilerek, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

Sonuç: Davalı A. B. vekilinin asıl ve birleşen davaya yönelik temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı 6217 sayılı Kanunun 30. maddesiyle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’na eklenen <Geçici madde 3> atfıyla uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429 uncu maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 1086 sayılı HUMK’nun 440/III-(1.) maddesi uyarınca asıl davaya konu alacağın değeri dikkate alındığında miktar itibariyle karar düzeltme yolu kapalı, birleşen davaya konu alacağın değeri bakımından ise miktar itibariyle karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 10.10.2012 tarihinde oyçokluğuyla karar verildi.

3. KARAR

T.C. YARGITAY

Hukuk Genel Kurulu
Esas: 2004/4-362
Karar: 2004/347
Karar Tarihi: 09.06.2004

MEVSUF İKRAR NİTELİĞİ VE İSPAT KÜLFETİ – BÖLÜNMEZLİK – İSPAT KÜLFETİNİN DAVACIDA OLMASI – İSPAT YÜKÜNÜN BÖLÜNEMEMESİ – BAĞLANTISIZ BİLEŞİK İKRAR NİTELİĞİNİN BULUNMAMASI

ÖZET :Birbirleriyle evli iken, 30.5.1999 tarihinde meydana gelen trafik kazası sonucunda iki gün arayla ölen ve ölüm tarihleri itibariyle davacıları mirasçı bırakan; davacıların oğlu Davut Yekta ve davalıların kızı Uğur Fazıla’nın, davalılardan Özhan’ın banka hesabına 25.1.1999 ve 26.4.1999 tarihlerinde, her biri 10.000 Amerikan Doları tutarlı iki ayrı banka havalesiyle toplam 20.000 Amerikan Doları gönderdikleri, paranın gönderilme nedeni hakkında herhangi bir açıklamanın bulunmadığı, bu paraların anılan davalı tarafından alınmış olduğu çekişmesizdir. Davacılar, bu paraların miras bırakanlarınca davalı Özhan’a ödünç olarak gönderildiğini ileri sürmüş; buna karşın davalı taraf, paraların alındığını kabul etmekle birlikte, gönderilme nedeninin ödünç değil, daha önceki bir borcun ifası olduğunu savunmuştur. Böylece, davacıların bildirdiği maddi vakıanın ( havalenin ) varlığı davalılarca kabul edilmekle birlikte, onun hukuki niteliğinin ileri sürülenden başka olduğu savunulmuştur.
29.5.2001 günlü duruşma tutanağındaki ara kararından, Yerel Mahkemenin, davalıların yukarıda açıklanan savunmalarını bağlantısız bileşik ikrar olarak nitelendirdiği ve her ne kadar, gerek önceki kararının ve gerekse direnme kararının gerekçelerinde bu yönden bir açıklama yoksa da, her iki kararın gerekçesini bu kabule göre oluşturduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda, bozma ve direnme kararlarının içerikleri itibariyle, Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davalıların savunmalarının, usul hukuku bakımından mevsuf ikrar ( gerekçeli inkar ) mı, yoksa, bağlantısız bileşik ikrar mı olduğu; buna bağlı olarak, kanıtlama yükünün hangi tarafa ait bulunduğu noktasında toplanmaktadır.
Karşı tarafın ileri sürdüğü vakıanın doğru olduğu bildirilir, fakat bunun hukuki niteliğinin iddia edildiğinden başka olduğu öne sürülür ise, bu durum vasıflı ikrardır. Vasıflı ikrarın bölünemeyeceği, yani vasıflı ikrarın ikrar eden aleyhine delil teşkil etmeyeceği, aksine o vakıayı ileri sürenin onu ispat etmesi gerektiği hukukumuzda genel olarak kabul edilmektedir. Vasıflı ikrar ( gerekçeli inkar ) halinde lehine ikrar yapılan taraf ancak ispat yüküne yer değiştirmemek şartıyla diğer tarafın ikrarını bölebilir. Bağlantısız bileşik ikrarda; ikrar edenin ikrarına eklediği vakıa ile ikrar edilen vakıa arasında hiçbir bağlılık yoktur. Bağlantılı bileşik ikrar ise vasıflı ikrara benzemektedir. Çünkü her ikisinde de ikrar edenin ikrarına eklediği vakıa ile asıl vakıa arasında bağlantı vardır. Yalnız vasıflı ikrara eklenen vakıa asıl vakıa ile aynı andaki veya ondan önceki bir vakıa olduğu halde, bileşik ikrara eklenen vakıa asıl vakıadan sonraki tarihte doğmuş olan bir vakıadır. Vasıflı ikrarda kanıtlama yükümlülüğü, ikrar eden tarafa ( davalılara ) değil, vakıayı ileri süren tarafa ( davacıya ) aittir.

(1086 S. K. m. 236, 293) (YHGK 08.12.2004 T. 2004/4-757 E. 2004/653 K.)

Dava : Taraflar arasındaki alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kadıköy Asliye 1. Hukuk Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 14.6.2001 gün ve 2000/12-2001/601 sayılı kararın incelenmesi davalılar vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 6.5.2002 gün ve 2002/4436-5422 sayılı ilamı ile, ( …Dava alacak istemine ilişkindir. Davacılar; murisleri tarafından davalılara 20.000 dolar borç verildiğini, ancak davalıların bu borcu ödemediklerinden alacak davası açmışlardır.

Davalılar; kendilerine banka havalesiyle gönderilen paranın borç olarak verilmediğini, aksine kendilerinin değişik zamanlarda davacıların murisine verdikleri borç paranın geri ödenmesi olduğunu savunmuşlardır.

Mahkemece davalıların bu beyanları bağlantısız bileşik ikrar olarak değerlendirilip, bölünebileceği kabul edilerek dava konusu edilen paranın daha önce verilen borcun geri ödemesi olduğunun davalı tarafça kanıtlanması gerektiğinden davalılara yemin teklif hakkı hatırlatılmış, davalıların teklif ettiği yemini davacıların eda etmesi nedeniyle de davalı savunmasının kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.

Oysa; karşı tarafın ileri sürdüğü vakıanın doğru olduğu bildirilir, fakat bunun hukuki niteliğinin iddia edildiğinden başka olduğu öne sürülür ise bu durum vasıflı ikrar ya da gerekçeli inkardır. ( Prof. Dr. Baki Kuru HMUK s.2052 ). Vasıflı ikrarın bölünemeyeceği, yani vasıflı ikrarın ikrar eden aleyhine delil teşkil etmeyeceği, aksine o vakıayı ileri sürenin onu ispat etmesi gerektiği hukukumuzda genel olarak kabul edilmektedir. Vasıflı ikrar ( gerekçeli inkar ) halinde lehine ikrar yapılan taraf ancak ispat yüküne yer değiştirmemek şartıyla diğer tarafın ikrarını bölebilir. Bağlantısız bileşik ikrarda; ikrar edenin ikrarına eklediği vakıa ile ikrar edilen vakıa arasında hiçbir bağlılık yoktur. Bağlantılı bileşik ikrar ise vasıflı ikrara benzemektedir. Çünkü her ikisinde de ikrar edenin ikrarına eklediği vakıa ile asıl ( ikrar edilen ) vakıa arasında bağlantı vardır. Yalnız vasıflı ikrara eklenen vakıa asıl vakıa ile aynı andaki veya ondan önceki bir vakıa olduğu halde bileşik ikrara eklenen vakıa asıl vakıadan sonraki tarihte doğmuş olan bir vakıadır.

Somut olayda davacılar 20.000 doların davalılardan tahsilini istemiş, davalılar ise paranın gönderildiğini ikrar edip bunun daha önce davacıların murisine verilen ödüncün geri ödenmesi olduğunu beyan etmiştir. Davalıların bu kabulü vasıflı ikrardır ve bu durumda gönderilen paranın önceki alacağa karşılık değil, borç olarak gönderildiğinin ispat yükü davacıya düşer ( Yargıtay HGK 26/8/2001 gün ve 2001/13-630 E., 2001/647 K. sayılı ilamı ). Dosyadaki bilgi ve belgeler birlikte değerlendirildiğinde davacı tarafın bu hususu ispatlayamadığı görülmektedir. Yerel Mahkemece 20.000 dolara ilişkin alacak isteminin reddine karar verilmesi gerekirken yanılgılı değerlendirme ile ikrarın bağlantısız bileşik ikrar olarak değerlendirilip buna göre de ispat yükünü davalı tarafa yüklemesi ve yemin teklif hakkını hatırlatıp teklif edilen yeminin eda edildiği gerekçesine dayalı olarak davanın kabulüne karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirir ise de, hüküm onanmış bulunduğundan, davalıların karar düzeltme isteği HUMK’nun 440-442. maddeleri uyarınca kabul edilmeli, onama kararı kaldırılmalı ve hüküm gösterilen nedenlerle bozulmalıdır… ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle,yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Karar: Dava, davacıların miras bırakanlarınca davalılara ödünç olarak verildiği ileri sürülen paranın, ayrıca, murislerden birine ait olduğu halde davalılarca alınan paranın tahsili ve emaneten bırakılan ziynet eşyalarının teslimi istemine ilişkindir.

Davacılar Halit Taha Akbıyık ve Kadriye Akbıyık vekili, davacıların oğlu Davut Yekta, torunu Melisa ve gelini Uğur Fazıla’nın 30.5.1999 günü trafik kazası geçirdiklerini; Uğur Fazıla’nın kaza anında, torun Melisa’nın hastaneye kaldırılırken yolda, oğulları Yekta Davut’un ise iki gün sonra hastanede öldüğünü; bu durumda her üçünün miraslarının davacılara intikal ettiğini; Uğur Fazıla’nın anne ve babası olan davalıların, Bodrum’daki yazlık evlerini inşa için davacıların anılan murislerinden 20.000 Amerikan Doları borç para aldıklarını ve bu borçlarını ödemediklerini; öte yandan, muris Uğur Fazıla’nın seyahate çıkmadan önce muhafaza için davalılara bıraktığı mücevher ve takıların da iade edilmediğini, davalıların ayrıca Uğur Fazıla’nın çalıştığı şirketten ölüm sebebiyle maaş ve tazminat olarak 1.190.655.600 TL. aldıklarını ileri sürerek; takıların aynen iadesine veya bedelinin ölüm tarihinden itibaren faizi ile birlikte ödenmesine, murislerin davalılara borç olarak verdiği 20.000 ABD Doları’nın ölüm tarihinden itibaren libor faizi ile tahsiline, muris Uğur Fazıla’nın ölümü üzerine çalıştığı şirket tarafından davalılara ödenen 1.190.655.600. TL. nin de ödeme tarihinden itibaren faizi ile birlikte tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalılar Belma Altuniğne ve Özhan Altuniğne vekili, dava dilekçesinde ileri sürülenin tersine davalıların Bodrum’daki yazlıklarının 12 yıl önce inşa edildiğini, sadece bazı onarımlar gördüğünü, davalıların bu onarım için kızlarından veya damatlarından para isteyecek kadar parasal sıkıntılarının olmadığını, davalı Özhan’ın, kızının ve damadının vefatından önce çeşitli vesilelerle ve özellikle Amerika’ya gidişleri esnasında ve akabinde ihtiyaç olduğu ve istenildiği için, onlara sonradan iade edilmek kaydıyla 20.000 Amerikan Dolarından fazla para verdiğini, davalı Özhan’ın hesabına havale yoluyla yapılan dava konusu ödemelerin, bu borcun geri ödenmesi amacıyla yapılmış olduğunu, o sırada davalının Bodrum’ da olması nedeniyle, oradaki hesabına peyder pey havale yoluyla borcun ödendiğini; davalıların ellerindeki ziynet eşyalarının ve Uğur Fazıla ölümünden sonra maaş farkları olarak çalıştığı şirket yetkilileri tarafından davalıların evine gelinerek teslim edilen 1.190.655.600 TL nin iadesine de hazır bulunulduğunu, diğer taleplerin dayanaksız olduğunu savunarak davanın reddini istemiştir.

Yerel Mahkemece verilen; 25.1.1999 tarihinde 10.000 Dolar’ın Uğur Fazıla, 26.4.1999 tarihinde de 10.000 Dolar’ın Davut Yekta tarafından davalı Özhan’ın hesabına gönderildiğinin çekişmesiz olduğu, davalı tarafın bu paraların mevcut bir borcun ödenmesi amacıyla gönderildiğini savunmasına karşın, murislere borç para verildiğine dair belge sunmadığı; her iki tarafın tanıklarının, kendilerini gösteren tarafı doğrular şekilde beyanda bulundukları, borç para verildiğine dair belgenin sunulamaması nedeniyle, murislere borç para verdiğini kesin olarak bilip bilmedikleri yönünden davacılara yemin teklif etme hakkı bulunduğunun davalı tarafa hatırlatıldığı, davalılar vekilinin teklifi üzerine, davacıların, murisleri tarafından davalılara 20.000 ABD Doları tutarında borç para verildiğini kesin olarak bildiklerine ve bunun murislere geri ödenmediğine dair yemin ettikleri gerekçesine dayalı, davanın kabulüne dair karar, Özel Dairece yukarıdaki gerekçeyle bozulmuştur.

Hemen belirtilmelidir ki, davaya konu ziynet eşyaları ve muris Fazıla’nın işverenince davalılara ödendiği ileri sürülen para yönünden, Hukuk Genel Kurulu önüne herhangi bir uyuşmazlık gelmemektedir.

Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, sadece miras bırakanlarca davalılara ödünç olarak verildiği ileri sürülen 20.000 Amerikan Doları konusundadır.

Birbirleriyle evli iken, 30.5.1999 tarihinde meydana gelen trafik kazası sonucunda iki gün arayla ölen ve ölüm tarihleri itibariyle davacıları mirasçı bırakan; davacıların oğlu Davut Yekta ve davalıların kızı Uğur Fazıla’nın, davalılardan Özhan’ın banka hesabına 25.1.1999 ve 26.4.1999 tarihlerinde, her biri 10.000 Amerikan Doları tutarlı iki ayrı banka havalesiyle toplam 20.000 Amerikan Doları gönderdikleri, paranın gönderilme nedeni hakkında herhangi bir açıklamanın bulunmadığı, bu paraların anılan davalı tarafından alınmış olduğu çekişmesizdir.

Davacılar, bu paraların miras bırakanlarınca davalı Özhan’a ödünç olarak gönderildiğini ileri sürmüş; buna karşın davalı taraf, paraların alındığını kabul etmekle birlikte, gönderilme nedeninin ödünç değil, daha önceki bir borcun ifası olduğunu savunmuştur. Böylece, davacıların bildirdiği maddi vakıanın ( havalenin ) varlığı davalılarca kabul edilmekle birlikte, onun hukuki niteliğinin ileri sürülenden başka olduğu savunulmuştur.

29.5.2001 günlü duruşma tutanağındaki ara kararından,Yerel Mahkemenin, davalıların yukarıda açıklanan savunmalarını bağlantısız bileşik ikrar olarak nitelendirdiği ve her ne kadar, gerek önceki kararının ve gerekse direnme kararının gerekçelerinde bu yönden bir açıklama yoksa da, her iki kararın gerekçesini bu kabule göre oluşturduğu anlaşılmaktadır.

Bu durumda, bozma ve direnme kararlarının içerikleri itibariyle, Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık, davalıların savunmalarının, usul hukuku bakımından mevsuf ikrar ( gerekçeli inkar ) mı, yoksa, bağlantısız bileşik ikrar mı olduğu; buna bağlı olarak, kanıtlama yükünün hangi tarafa ait bulunduğu noktasında toplanmaktadır:

Bu noktada ikrar kavramı hakkında şu açıklamaların yapılmasında yarar görülmüştür.

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 236. maddesinde, taraflardan birinin ikrarının geçerli olduğu ve o taraf aleyhine delil teşkil edeceği belirtilmiş, ancak ikrarın tanımı yapılmamıştır. Öğretideki tanımlamalara göre ise, ikrar ( dar anlamda ikrar ), görülmekte olan bir davada, taraflardan birinin, diğer tarafça ileri sürülen ve kendisi aleyhine hukuki sonuç doğurabilecek nitelik taşıyan maddi vakıanın doğruluğunu kabul etmesidir. Yargıtay uygulamasında da, ikrara bu anlam yüklenmektedir. ( İkrar kavramının tanımı ve aşağıda ikrarın türlerine ilişkin olarak yapılan açıklamalar bakımından ayrıntılı bilgi için, Bkz: Prof. Dr. Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı Cilt: 2, Ankara 2001, sayfa: 2037 ve devamı; Prof. Dr. Saim Üstündağ, Medeni Yargılama Hukuku, Cilt: 1-2, 3. Bası, Formül Matbaası, İstanbul 1984, Sayfa: 549 ve devamı; Prof. Dr. Necip Bilge, Medeni Yargılama Hukuku Dersleri, 3. Baskı, Sevinç Matbaası, Ankara 1978, sayfa: 510 ve devamı; Dr. Süha Tanrıver, Türk Medeni Yargılama Hukukunda İkrarın Bölünüp Bölünemeyeceği Sorunu, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 1993/2, sayfa: 212 ve devamı. ).

İkrardan söz edilebilmesi için, bir tarafın bir vakıa ileri sürmüş olması, diğer tarafın da bu vakıanın doğru olduğunu bildirmesi gerekir. İkrarın konusu, ancak karşı tarafın ileri sürdüğü vakıalar olabilir. Bir tarafın, kendisinin ileri sürdüğü bir vakıanın doğruluğunu bildirmesi ikrar niteliği taşımayacağı gibi, karşı tarafın ileri sürdüğü hukuki sebepler de ikrara konu olamazlar.

Öğretide ve uygulamada ikrar, yapıldığı yere, kapsamına ve içeriğine göre türlere ayrılmaktadır.

Yapıldığı yere göre mahkeme dışı veya mahkeme içi ikrardan söz edilir. Mahkeme dışı ikrar takdiri, mahkeme içi ikrar ise kesin delil niteliğindedir.

Kapsam yönünden, ikrar, çekişmeli olan maddi vakıanın tamamını veya belli bir kesimini kapsayabilir. İlkinde tam, ikincisinde ise kısmi ikrar söz konusudur.

İçeriği itibariyle ikrar ya basit ( adi ), ya vasıflı ( mevsuf ) ya da bileşik ( mürekkep ) nitelikte olabilir. Vasıflı ikrara, gerekçeli inkar da denilmektedir.

Basit ( adi ) ikrar, karşı tarafça ileri sürülen bir vakıanın doğru olduğunun, herhangi bir kayıt veya şart bildirilmeksizin kabul edilmesidir. Basit ikrarda, onun konusunu oluşturan vakıalar artık tartışmalı olmaktan çıkarlar; dolayısıyla bunların ayrıca kanıtlanmasına gerek kalmaz.

Vasıflı ikrarda, ( gerekçeli inkarda ) karşı tarafın ileri sürdüğü maddi vakıanın varlığı kabul edilmekle birlikte, onun hukuki niteliğinin ( vasfının ) ileri sürülenden başka olduğu bildirilir.

Bileşik ( mürekkep ) ikrarda ise, bir tarafın ileri sürdüğü vakıa karşı tarafça bütünüyle kabul edilmekle; eş söyleyişle, vakıanın doğru olduğu ve bildirilen vasıfta bulunduğu kabul edilmekle birlikte, ikrara öyle bir vakıa eklenir ki, eklenen bu vakıa, ya ikrar edilen vakıanın hukuksal sonuçlarının doğmasını engeller ya da onu hükümsüz kılar. Bileşik ikrar, ikrara konu olan vakıa ile, ona eklenen vakıa arasında bir bağlantı bulunup bulunmamasına göre, bağlantılı bileşik ikrar ve bağlantısız bileşik ikrar olarak ikiye ayrılır.

Yukarıda da değinildiği üzere, öğreti ve uygulamada, ağırlıklı olarak, bağlantısız bileşik ikrar dışındaki ikrar türlerinin bölünemeyeceği, dolayısıyla, böyle durumlarda, ikrar edenin ispat yükü altında olmadığı kabul edilmekte, iddiasını ispatlama yükümlülüğünün, karşı tarafa ait olduğu benimsenmektedir.

Somut olay bu ilke ve kavramlar ışığında değerlendirildiğinde:

Davacıların, her iki havalenin de ödünç olarak davalılara gönderildiği yönündeki iddiası davalılarca kabul edilmemiş, tersine, bu paraların, daha önce davacıların murislerine borç olarak verilen paraların geri ödenmesi için gönderildiği savunulmuştur. Böylece davalılar, davaya konu paraların kendilerine gönderildiğini ( maddi vakıayı ) ikrar etmiş, ancak, bunların davacı tarafından ileri sürülen nedenle ( ödünç olarak ) değil, başka bir nedenle ( mevcut bir borcun ödenmesi amacıyla ) gönderildiklerini savunmak suretiyle, vakıanın hukuksal niteliğinin ileri sürülenden farklı olduğunu bildirmişlerdir.

Davalıların, ikrar ettikleri maddi vakıanın hukuki vasfının ileri sürülenden farklı bulunduğunu bildirmeleri karşısında, somut olayda, basit ( adi ) veya bileşik ikrarın söz konusu olamayacağı çok açıktır. Zira, her ikisinin de temel koşulu, ileri sürülen maddi vakıanın ve onun hukuki vasfının birlikte kabul edilmiş olmasıdır. Bu nedenle, Yerel Mahkemenin, davalıların savunmasının bağlantısız bileşik ikrar niteliğinde bulunduğuna ilişkin kabulü isabetli değildir.

Vakıa kabul edilmekle birlikte, onun farklı bir hukuki vasıfta olduğunun ileri sürülmesi durumunda, vasıflı ikrardan söz edilmesi gerektiği ve vasıflı ikrarın bölünemeyeceği yukarıda açıklanmıştır.

O halde, somut olayda davalıların savunmaları, vasıflı ikrar ( gerekçeli inkar ) niteliğindedir ve bu ikrar bölünemez. Çünkü, vasıflı ikrarda kanıtlama yükümlülüğü, ikrar eden tarafa ( davalılara ) değil, vakıayı ileri süren tarafa ( davacıya ) aittir.

Bu durumda, davacı taraf, davaya konu paraların ödünç olarak gönderildiği yolundaki iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür; buna bağlı olarak, davalıların ödünç ilişkisini kanıtlama yükümlülükleri bulunmamaktadır.

Öte yandan, Borçlar Kanunu’nun 457 ve ardından gelen maddelerinde düzenlenmiş olan havale, hukuksal nitelikçe ( tıpkı onun özel biçimlerinden biri niteliğindeki çek gibi ), bir ödeme vasıtasıdır. Eş söyleyişle, havalenin, mevcut bir borcun ödenmesi amacıyla yapıldığı yolunda yasal karine mevcuttur. Bu yasal karinenin tersini ( havalenin borcun ödenmesinden başka bir amaçla yapıldığını ) ileri süren havaleci ( muhil ), bu iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. ( Havale kavramı hakkında geniş bilgi için bkz: Prof. Dr. Arif.B.Kocaman. Türk Borçlar Hukukunda Havale, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yayını, Ankara 2001; Yargıtay’ın bu konudaki uygulamasına örnek olarak: 11. Hukuk Dairesi’nin 28.9.1992 gün ve 1991/1956- 1992/9316 sayılı kararı ).

Somut olayda, davacılar bu yasal karine karşısında, davalı tarafa yapılan dava konusu havalelerin, bir borcun ödenmesinden başka bir amaca yönelik bulunduğunu kanıtlama yükümü altındadır.

Başka bir ifadeyle, havale kavramından hareketle yapılacak değerlendirmeye göre de, somut olayda kanıtlama yükümlülüğü yine davacı tarafa aittir.

Hal böyle olunca, yerel mahkemenin, somut olayda kanıtlama yükümlülüğünü ters çevirerek, yemin teklif etme hakkını davalı tarafa hatırlatmak ve teklif edilen yeminin eda edildiğini gerekçe göstermek suretiyle hüküm kurması yanlıştır.

Nihayet, somut olay bakımından şu özel yönün de belirtilmesi gerekir: Davacıların murislerinden Uğur Fazıla davalıların kızı, Davut Yekta da damatları olduğundan HUMK. nun 293/1. maddesinin tanık dinletilmesine muvafakat ettiği hallerden biri mevcut olup, davacılar eldeki davayı bu murislerinin külli halefleri sıfatıyla açtıkları için, anılan yasa hükmü çerçevesinde ödünç iddiasını tanıkla ispat hakkına sahiptirler. Nitekim,bu yön Yerel Mahkemece de kabul edilmiş ve her iki tarafın bildirdiği tanıklar dinlenmiştir. Ne var ki, yine Yerel Mahkemece de kabul edildiği üzere, dinlenen tanıklar, kendilerini bildiren tarafı doğrulayacak şekilde beyanda bulunmuşlardır. Davacı tanıklarının beyanları zaman, yer ve olgular itibariyle ödünç iddiasını tam bir açıklıkla ve kuşkudan uzak şekilde ortaya koyamamıştır. Dolayısıyla, davacı taraf, ödünç iddiasını tanık deliliyle kanıtlayamamıştır. Ancak, dava dilekçesinde, “Sair kanuni delail” denilmek suretiyle, diğer deliller yanında yemin deliline de dayanılmış olduğunun kabulü gerektiğinden; ödünç iddiası hakkında yazılı delil sunamayan ve bu iddiasını tanık deliliyle de kanıtlanamayan davacı tarafın, bu yönden davalılara yemin teklif etme hakkı bulunmaktadır. Dolayısıyla, Özel Daire bozma kararında, davacı tarafın ödünç iddiasını kanıtlayamadığının kabul edilmiş olması yerinde değildir. O halde, Yerel Mahkemece, davacı tarafa, iddianın kanıtlanması bakımından davalılara yemin teklif etme haklarının bulunduğu hatırlatılıp, hasıl olacak uygun sonuç çerçevesinde bir karar verilmesi gerekirken; ispat yükü konusundaki yanılgılı değerlendirmeye dayalı önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.

Sonuç: Davalılar vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429. Maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 9.6.2004 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

4. KARAR

T.C. YARGITAY

Hukuk Genel Kurulu
Esas: 2003/3-118
Karar: 2003/158
Karar Tarihi: 12.03.2003

HAVALE İLİŞKİSİNE KONU PARANIN İADESİ TALEBİ – İSPAT KÜLFETİ – NİŞAN TAKISI VE MÜCEVHERAT ALINMASI İÇİN PARANIN GÖNDERİLDİĞİ İDDİASI – ALACAK DAVASI-BAĞLANTISIZ BİLEŞİK İKRAR

ÖZET : Davacının, gönderilme nedeni belirtilmeyen her iki havaleyi de adet gereği nişan takısı ve mücevherat alınmak üzere davalılara gönderdiğine ilişkin iddiası davalılarca kabul edilmemiş, tersine, bu paraların, davacının nişanlılık öncesindeki arkadaşlık döneminde ve nişanlanmadan sonra davacıya borç olarak verilen paraların geri ödenmesi için gönderildiği savunulmuştur. Böylece davalılar, davaya konu paraların kendilerine gönderildiğini ( maddi vakıayı ) ikrar etmiş, ancak, bunların davacı tarafından ileri sürülen nedenle ( nişan takısı ve mücevherat alınması ) değil, başka bir nedenle ( mevcut bir borcun ödenmesi amacıyla ) gönderildiklerini savunmak suretiyle, vakıanın hukuksal niteliğinin ileri sürülenden farklı olduğunu bildirmişlerdir. Havale, hukuksal nitelikçe bir ödeme vasıtasıdır. Eş söyleyişle, havalenin, mevcut bir borcun ödenmesi amacıyla yapıldığı yolunda yasal karine mevcuttur. Bu yasal karinenin tersini ileri süren havaleci ( muhil ), bu iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. Somut olayda, havaleci durumundaki davacı, değinilen yasal karine karşısında davalılara yaptığı dava konusu havalelerin, bir borcun ödenmesinden başka bir amaca yönelik bulunduğunu kanıtlama yükümü altındadır. Başka bir ifadeyle, havale kavramından hareketle yapılacak değerlendirmeye göre de, somut olayda kanıtlama yükümlülüğü davacıya aittir. Hal böyle olunca, yerel mahkemenin, olayda kanıtlama yükümlülüğünün davacıya ait bulunduğu gerekçesine dayalı direnme kararı yerindedir.

(818 S. K. m. 457)

Dava: Taraflar arasındaki eşya teslimi ve alacak davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bakırköy Asliye 1. Hukuk Mahkemesince davanın reddine dair verilen 20.9.2001 gün ve 1999/791-2001/585 sayılı kararın incelenmesi davalı karşı davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay-3. Hukuk Dairesinin 22.1.2002 gün ve 2001/11155-2002/641 sayılı ilamı ile, ( …Dava dilekçesinde tarafların nişanlı iken evlilik hazırlığı sırasında karşı tarafın evine götürülen eşyaların nişanın bozulmasından sonra iade edilmediği iddia edilerek eşyaların aynen iadesi veya bedelinin tahsili istenilmiş, yargılama sırasında eşyalar iade edildiğinden mahkemece konusuz kalan davanın reddi cihetine gidilmiştir.

Karşılık dava dilekçesinde ise, ziynet eşyası alınması için karşı tarafa ödenen üç buçuk milyar liranın tahsili talep edilmiştir.

Davacı ve karşılık davalılar dava konusu parayı aldıklarını ancak bunun karşı tarafın daha önce kendilerinden almış olduğu ödünç paranın ödemesi olduğunu savunmuşlardır. Mahkemece nişanda örf ve adeta göre davacı karşı davalıya takı takıldığı, sonradan havale yoluyla yapılan ödemenin yeniden ziynet eşyası alınması için olduğunun kabulünün hayatın olağan akışına ters düşeceği ve savunmanın tanık anlatımıyla kanıtlandığı gerekçesiyle karşılık davanın reddi cihetine gidilmiştir.

Karşılık davadaki davalılar diğer tarafın yaptığı ödemenin önceden kendilerinin verdikleri borç karşılığı olduğunu savunduklarından ve ikrar eden davalıların eklediği vakıa ile ikrar edilen vakıa arasında hiçbir bağlantı bulunmadığından buradaki ikrar bağlantısız bileşik ikrardır.

Bağlantısız bileşik ikrar ise bulunabileceğinden ispat yükü, ödünç akdinin varlığını ileri süren davacı karşılık davalılara düşer.

Mahkemece davacı-karşılık davalılara savunmalarını ispat edecek başkaca delilleri sorularak varılacak sonuca göre bir karar verilmelidir… ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Karar: Asıl dava eşya teslimi, karşı dava ise alacak istemine ilişkindir.

Asıl davada, davacı Fadime Başkaya vekili, davacının kızı Yeida ile davalının nişanlandıklarını, davacı tarafından kızı için alınan eşyaların müşterek konut olarak düşünülen davalıya ait eve konulduğunu, sonradan nişanın bozulduğunu, davalının bunları iade etmediğini ileri sürerek, liste halinde bildirdiği eşyaların aynen teslimine, mümkün olmadığı takdirde bedellerinin tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı Adnan Cengiz Başkır vekili, cevap ve karşı dava dilekçesinde, asıl davaya konu eşyaların davacıya ait olduğunu, bu nedenle kusur oranına ilişkin iddia dışında asıl davayı kabul ettiklerini bildirmiş; karşı davacının nişanlılık döneminde adet gereği alınması gereken takı ve mücevheratı kendileri seçip almaları için karşı davalılardan Fadime Başkaya’nın banka hesabına 2.500.000.000 TL., Yelda Özlem Başkaya’nın banka hesabına da 1.000.000.000 TL. gönderdiğini, her iki karşı davalının, o anda paraya ihtiyaçları olduğunu bildirmeleri üzerine, takıların daha sonra alınması şartıyla, parayı ihtiyaçlarında kullanmalarına muvafakat ettiğini, ancak takılar alınmadığı gibi, karsı davalıların kusurlu davranışları nedeniyle nisanın bozulmasına rağmen gönderdiği paranın kendisine iade edilmediğini, o nedenle asıl davaya konu eşyalar üzerinde hapis hakkını kullandığını ileri sürerek, toplam 3.500.000.000 TL. nin, nişanın bozulduğu Haziran 1999’dan itibaren reeskont faiziyle birlikte müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Karşı davalılar Yelda Özlem Başkaya ve Fadime Başkaya vekili, karşı davaya verdiği cevapta, tarafların öğrencilik yıllarında tanışıp nişanlanmaya karar verdiklerini, Yelda’nın babasının yüksek düzeyde bir gelire sahip olduğunu, paraya çok düşkün olan ve ailesinden parasal destek görmeyen karşı davacı Cengiz’ in borsadaki ilişkiler içerisinde yer aldığını, Yelda kanalıyla onun ailesinden para alma girişimlerinde bulunduğunu, önce kendisine Yelda’nın otomobilinin 1997 Haziranında geçirdiği kaza nedeniyle sigortaca ödenen 5000 Doların geri ödenmesi şartıyla verildiğini; nişanlıların staj için 1.1.1998 tarihinde Amerika’ya birlikte gittiklerini, bunun için 1997 Aralık ayında okul parası olarak ayrı ayrı 5000 Dolar yatırıldığını, ayrıca yanlarında 5000 dolar götürmelerinin planlandığını, bunun da Yelda ve ailesi tarafından karşılandığını, bu şekilde kendisine toplam 10.000 Dolar elden verildiğini, karsı davadaki alacak istemine konu 2.500.000.000 TL. nin, Fadime Başkaya’nın banka hesabına bu borca karşılık yatırıldığını; Yelda’nın banka hesabına yapılan ödemenin ise, daha önceden sigortaca ödenip Cengiz’e verilen 5.000 Dolardan artan borç karşılığında yapıldığını, nişanlılık ilişkisi nedeniyle Cengiz’ den belge alınmadığını, ancak sonradan Cengiz’in hileli davranışta bulunduğunun ortaya çıktığını, parası olmadığını söyleyerek aldığı 10.000 Dolan Borsada çalıştırdığının anlaşıldığını; gerek hile olgusunun varlığı ve gerekse nişanlılık ilişkisi nedeniyle bu savunmanın tanıkla kanıtlanacağını, davalı Fadime’nin banka hesap ekstrelerinin de yazılı delil başlangıcı niteliğinde olduğunu; esasen, takı ve mücevherat almak için karşı davalılara para gönderilmesinin hayatın olağan akışına uygun bulunmadığını, gönderme tarihleri de gözetildiğinde iddianın doğru olmadığının anlaşılacağını, zira nişanlanma tarihi Kasım 1997 olmasına karşın, Fadime’ye paranın 27.5.1998 tarihinde gönderildiğini, nişanın ise Haziran 1999’da bozulduğunu savunarak, karşı davanın reddini istemiştir.

Yerel mahkemece verilen, yargılama sırasında eşyaların teslim edilmiş olması nedeniyle konusuz kalmasından dolayı asıl davanın reddine; karşı davadaki alacak istemine konu paraların davalılara nişan takısı alınması için gönderildiği iddiasının davacı tarafından kanıtlanamadığı gerekçesiyle karşı davanın reddine dair karar, Özel Dairece yukarıdaki gerekçeyle bozulmuştur.

Hemen belirtilmelidir ki, asıl dava yönünden Hukuk Genel Kurulu önüne gelen bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Uyuşmazlık sadece karşı davaya ilişkin olduğundan, değerlendirme sadece bu dava yönünden yapılacak ve kararın bundan sonraki ‘bölümünde “Davacı” terimiyle, karşı davanın davacısı Adnan Cengiz Başkır, “Davalılar” sözüyle de karşı davanın davalıları Fadime ve Yelda Özlem Başkaya ifade edilecektir.

Bu noktada öncelikle, maddi olgu açıklanacaktır:

Davacı ile, davalılardan Yelda Özlem Başkaya’ nin 1997 yılı sonlarında nişanlandıkları, davacı tarafından, davalı Yelda Özlem Başkaya’ nin banka hesabına 25.8.1998 tarihinde 1.000.000.000 TL.; onun annesi olan diğer davalı Fadime Başkaya’nın banka hesabına ise 27.5.1998 tarihinde 2.500.000.000 TL havale edildiği, her iki havaleye ilişkin dekontlarda, paranın gönderiliş nedeni hakkında herhangi bir açıklama bulunmadığı, bilahare nişanın 1999 yılı Haziran ayında bozulduğu çekişmesizdir.

Havalelerin tarih ve miktarları ile bunların davalılarca alınmış olduğu konusunda çekişme yoktur.

Bozma ve direnme kararlarının içerikleri itibariyle, uyuşmazlık, davalıların yukarıda açıklanan savunmalarının, usul hukuku bakımından mevsuf ikrar ( gerekçeli inkar ) mı, yoksa, bağlantısız bileşik ikrar mı olduğu; buna bağlı olarak, ikrarın bölünüp bölünemeyeceği, ayrıca, davacı tarafından gönderilen paranın nisan hediyesi niteliğinde bulunup bulunmadığı, dolayısıyla kanıtlama yükünün kime ait olacağı noktasında toplanmaktadır:

Yerel mahkeme, davalıların savunmalarını mevsuf ikrar olarak, özel daire ise bağlantısız bileşik ikrar olarak nitelendirmiş ve ispat yükünü bu nitelendirmeye bağlı olarak belirlemiştir. Hukuk Genel Kurulu’ndaki görüşmeler sırasında, bir kısım üyeler, davaya konu paraların nişan hediyesi olarak gönderildiği ve “mutat hediye” niteliğinde olmayan bu paraların iadesi gerektiği görüsünü dile getirmişlerdir. Ancak, çoğunluk, aşağıdaki gerekçelerle bu görüşe katılmamıştır.

Bu noktada ikrar kavramı hakkında şu açıklamaların yapılmasında yarar görülmüştür.

Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 236. maddesinde, taraflardan birinin ikrarının geçerli olduğu ve o taraf aleyhine delil teşkil edeceği belirtilmiş, ancak ikrarın tanımı yapılmamıştır. Öğretideki tanımlamalara göre ise, ikrar ( dar anlamda ikrar ), görülmekte olan bir davada, taraflardan birinin, diğer tarafça ileri sürülen ve kendisi aleyhine hukuki sonuç doğurabilecek nitelik taşıyan maddi vakıanın doğruluğunu kabul etmesidir. Yargıtay uygulamasında da, ikrara bu anlam yüklenmektedir, ( ikrar kavramının tanımı ve aşağıda ikrarın türlerine ilişkin olarak yapılan açıklamalar bakımından ayrıntılı bilgi için, Bkz: Prof. Dr. Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Usulü, 6. Baskı Cilt: 2, Ankara 2001, sayfa: 2037 ve devamı; Prof. …Dr. Saim Üstündağ, Medeni Yargılama – Hukuku,-Cilt-1-27-3.-Bası,- Formül Matbaası, İstanbul 1984, Sayfa: 549 ve devamı; Prof. Dr. Necip Bilge, Medeni Yargılama Hukuku Dersleri, 3. Baskı, Sevinç Matbaası, Ankara 1978, sayfa: 510 ve devamı; Dr. Süha Tanrıver, Türk Medeni Yargılama Hukukunda İkrarın Bölünüp Bölünemeyeceği Sorunu, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 1993/2, sayfa: 212 ve devamı. ).

İkrardan söz edilebilmesi için, bir tarafın bir vakıa ileri sürmüş olması, diğer tarafın da bu vakıanın doğru olduğunu bildirmesi gerekir. İkrarın konusu, ancak karşı tarafın ileri sürdüğü vakıalar olabilir. Bir tarafın, kendisinin ileri sürdüğü bir vakıanın doğruluğunu bildirmesi ikrar niteliği taşımayacağı gibi, karşı tarafın ileri sürdüğü hukuki sebepler de ikrara konu olamazlar.

Öğretide ve uygulamada ikrar, yapıldığı yere, kapsamına ve içeriğine göre türlere ayrılmaktadır.

Yapıldığı yere göre mahkeme dışı veya mahkeme içi ikrardan söz edilir. Mahkeme dışı ikrar takdiri, mahkeme içi ikrar ise kesin delil niteliğindedir.

Kapsam yönünden, ikrar, çekişmeli olan maddi vakıanın tamamını veya belli bir kesimini kapsayabilir. İlkinde tam, ikincisinde ise kısmi ikrar söz konusudur.

İçeriği itibariyle ikrar ya basit ( adi ), ya vasıflı ( mevsuf ) ya da bileşik ( mürekkep ) nitelikte olabilir. Vasıflı ikrara, gerekçeli inkar da denilmektedir.

Basit ( adi ) ikrar, karşı tarafça ileri sürülen bir vakıanın doğru olduğunun, herhangi bir kayıt veya şart bildirilmeksizin kabul edilmesidir. Basit ikrarda, onun konusunu oluşturan vakıalar artık tartışmalı olmaktan çıkarlar; dolayısıyla bunların ayrıca kanıtlanmasına gerek kalmaz.

Vasıflı ikrarda, ( gerekçeli inkarda ) karşı tarafın ileri sürdüğü maddi vakıanın varlığı kabul edilmekle birlikte, onun hukuki niteliğinin ( vasfının ) ileri sürülenden başka olduğu bildirilir.

Bileşik ( mürekkep ) ikrarda ise, bir tarafın ileri sürdüğü vakıa karşı tarafça bütünüyle kabul edilmekle; eş söyleyişle, vakıanın doğru olduğu ve bildirilen vasıfta bulunduğu kabul edilmekle birlikte, ikrara öyle bir vakıa eklenir ki, eklenen bu vakıa, ya ikrar edilen vakıanın hukuksal sonuçlarının doğmasını engeller ya da onu hükümsüz kılar. Bileşik ikrar, ikrara konu olan vakıa ile, ona eklenen vakıa arasında bir bağlantı bulunup bulunmamasına göre, bağlantılı bileşik ikrar ve bağlantısız bileşik ikrar olarak ikiye ayrılır.

Yukarıda da değinildiği üzere, öğreti ve uygulamada, ağırlıklı olarak, bağlantısız bileşik ikrar dışındaki ikrar türlerinin bölünemeyeceği, dolayısıyla, böyle durumlarda, ikrar edenin ispat yükü altında olmadığı kabul edilmekte, iddiasını ispatlama yükümlülüğünün, karşı tarafa ait olduğu benimsenmektedir.

Somut olay bu ilke ve kavramlar ışığında değerlendirildiğinde:

Davacının, gönderilme nedeni belirtilmeyen her iki havaleyi de, adet gereği nişan takısı ve mücevherat alınmak üzere davalılara gönderdiğine ilişkin iddiası davalılarca kabul edilmemiş, tersine, bu paraların, davacının nişanlılık öncesindeki arkadaşlık döneminde ve nişanlanmadan sonra davacıya borç olarak verilen paraların geri ödenmesi için gönderildiği savunulmuştur. Böylece davalılar, davaya konu paraların kendilerine gönderildiğini ( maddi vakıayı ) ikrar etmiş, ancak, bunların davacı tarafından ileri sürülen nedenle ( nişan takısı ve mücevherat alınması ) değil, başka bir nedenle ( mevcut bir borcun ödenmesi amacıyla ) gönderildiklerini savunmak suretiyle, vakıanın hukuksal niteliğinin ileri sürülenden farklı olduğunu bildirmişlerdir.

Davalıların, ikrar ettikleri maddi vakıanın hukuki vasfının ileri sürülenden farklı bulunduğunu bildirmeleri karşısında, somut olayda, basit ( adi ) veya bileşik ikrarın söz konusu olamayacağı çok açıktır. Zira, her ikisinin de temel koşulu, ileri sürülen maddi vakıanın ve onun hukuki vasfının birlikte kabul edilmiş olmasıdır. Bu nedenle, bozma ilamındaki, davalıların savunmasının bağlantısız bileşik ikrar niteliğinde bulunduğuna ilişkin gerekçe ve kabulde isabet görülmemiştir.

Vakıa kabul edilmekle birlikte, onun farklı bir hukuki vasıfta olduğunun ileri sürülmesi durumunda, vasıflı ikrardan söz edilmesi gerektiği ve vasıflı ikrarın bölünemeyeceği yukarıda açıklanmıştır.

O halde, somut olayda davalıların savunmaları, vasıflı ikrar ( gerekçeli inkar ) niteliğindedir ve bu ikrar bölünemez. Çünkü, vasıflı ikrarda kanıtlama yükümlülüğü, ikrar eden tarafa ( davalılara ) değil, vakıayı ileri süren tarafa ( davacıya ) aittir.

Bu durumda, davacı, davaya konu paraların nişan takısı ve mücevherat alınması için gönderildiği yolundaki iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür; buna bağlı olarak, davalıların ödünç ilişkisini kanıtlama yükümlülükleri bulunmamaktadır.

Öte yandan, Borçlar Kanunu’nun 457 ve ardından gelen maddelerinde düzenlenmiş olan havale, hukuksal nitelikçe ( tıpkı onun özel biçimlerinden biri niteliğindeki çek gibi ), bir ödeme vasıtasıdır. Eş söyleyişle, havalenin, mevcut bir borcun ödenmesi amacıyla yapıldığı yolunda yasal karine mevcuttur. Bu yasal karinenin tersini ( havalenin borcun ödenmesinden başka bir amaçla yapıldığını ) ileri süren havaleci ( muhil ), bu iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür. ( Havale kavramı hakkında geniş bilgi için bkz: Prof. Dr. Arif.B.Kocaman. Türk Borçlar Hukukunda Havale, Banka ve Ticaret Hukuku Araştırma Enstitüsü Yayını, Ankara 2001; Yargıtay’ın bu konudaki uygulamasına örnek olarak: 11. Hukuk Dairesi’nin 28.9.1992 gün ve 1991/1956- 1992/9316 sayılı kararı ).

Somut olayda, havaleci durumundaki davacı Adnan Cengiz Başkır, değinilen yasal karine karşısında, davalılara yaptığı dava konusu havalelerin, bir borcun ödenmesinden başka bir amaca yönelik bulunduğunu kanıtlama yükümü altındadır. Başka bir ifadeyle, havale kavramından hareketle yapılacak değerlendirmeye göre de, somut olayda kanıtlama yükümlülüğü davacıya aittir.

Hal böyle olunca, yerel mahkemenin, olayda kanıtlama yükümlülüğünün davacıya ait bulunduğu gerekçesine dayalı direnme kararı yerindedir. Ne var ki, işin esası incelenmediğinden, bu yönden inceleme yapılmak üzere dosyanın Özel Daireye gönderilmesi gerekir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenle direnme uygun bulunduğundan, karşı davacı ( davalı ) Adnan Cengiz Başkır vekilinin işin esasına yönelik diğer temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 3. Hukuk Dairesine gönderilmesin 12.3.2003 günü, ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY YAZISI

Yasada aksine bir hüküm bulunmadıkça taraflardan her biri iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür.

( M.Y.md.6 ) Kural olarak kanıtlama yükü davacıya aittir. Bu ana kuralın ayrıcalıklarından biri karinelerdir. Kısa anlatımla karine, belli bir olaydan, belli olmayan bir olay için çıkarılan sonuçtur.

Fiili karine ise ( yaşam deneyi kuralları ) belli bir olaydan belli olmayan bir olay için hakim tarafından çıkarılan sonuçtur. Fiili karine yararına olan taraf kanıtlama yükümlülüğünden kurtulur.

Somut olay, nişanlılık dönemi içinde nişan hediyesi olarak verildiği iddia edilen paranın iadesine ilişkindir. Nişanlıların nişanlılık süresinde birbirlerine verdikleri eşya, para ( hatta başlık parası ) nişan hediyesidir. Bu konuda fiili karine vardır. Nişan hediyesi verilme süresi, sadece nişan tarihi ya da o tarihe yakın zaman dilimi ile sınırlanamaz. Düğün tarihine kadar alınan her eşya, verilen para nisan hediyesidir ve nişanın bozulması halinde iadeye tabidir. Fiili karine nedeniyle nişan hediyesi olarak verilmediğini kanıtlama yükü davalıdadır.

Davacının davaya konu parayı nişanlılık döneminde gönderdiği, davalı tarafça alındığı ve fiili karine nedeniyle bunun nişan hediyesi olduğunun ( ister para isterse alınacağı iddia edilen takı karşılığı düşünülsün ) kabulü gerekir. Yargısal uygulamada bu yoldadır.

Davalı tarafın parayı aldım beyanı, fiili karine nedeniyle ( nişan hediyesi olarak gönderilen parayı aldım ancak davacıdan alacaklıyım, alacağıma saydım ) şeklinde bağlantısız bileşik ikrar olarak kabul edilmelidir. Çünkü paranın alındığını açıklayan ikrar beyanına savunma yolu eklenen vakıa ile ikrara konu vakıa arasında bağlantı yoktur. Başka bir anlatımla iki vakıa birbirinden bağımsızdır. Bağlantısız bileşik ikrarın bölünebileceği ve kanıtlama yükünün yeni vakıayı ileri süren tarafta olduğu hususu öğreti ve uygulamada kabul edilmektedir. İşte fiili karine nedeniyle, davacı tarafından gönderilen paranın nisan hediyesi nedeni ile gönderildiği kabul edilmeli ve davacı kanıtlama yükünden kurtulmalı ve davalı taraf nişan hediyesi dışındaki borç ilişkisi nedeniyle ödemenin yapıldığını kanıtlamalıdır. Davacının menfi bir durumu yani borç almadığını kanıtlamasına gerek yoktur.

Şayet fiili karine olmasa ve paranın gönderiliş nedeni dosyada olduğu gibi davalı tarafça kabul edilmese idi, bu halde beyan gerekçeli ikrar olacak ve işte o zaman davacının paranın gönderiliş nedenini kanıtlaması gerekecekti.Açıklanan nedenlerle nisan hediyesi olarak gönderildiği fiili karine nedeniyle sabit olan paranın, borca karşılık gönderildiği savunmasında bulunan, davalının iddiasını kanıtlaması ve direnme kararının bozulması gerektiği düşüncesiyle, bunun aksine onama yönünde oluşan sayın çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.

Ayşe ÖZÇELİK 3.Hukuk Dairesi Üyesi

KARŞI OY YAZISI

Maddi Olay; karşı davacının nişanlı bulundukları süre içinde verdiği nişan hediyesinin iadesine ilişkindir.

3.Hukuk Dairesinin yerleşmiş içtihatlarına göre, nişanlılık süresi içinde tarafların birbirlerine verdikleri maddi değerler hediye olarak kabul edildiği gibi her türlü delille ispatı mümkündür.

Olayda davacı davasını ispatlanmıştır. Dinlenen tanıklarda, havale yoluyla gönderilen paranın takı alınmasına ilişkin olduğunu ve davacının bankadaki hesabından yapıldığını açıklamışlardır.

Davalı taraf gönderilen havale ile davacının aldığı parayı iade ettiğini ileri sürerek, savunmasına bulunmuştur. Davalı maddi olayın hukuki vasfını değiştirerek ve başka bir ilişkiye, borç paranın iadesi olgusuna dayandırmıştır. Bu halde ispat külfeti yer değiştirmiştir. Davalı tarafını parayı borç olarak verdiğini kanıtlaması gerekir. Davalı parasının nişan hediyesi olmadığını borç olarak verilip iade edildiği savunmasını maddi delile dayandırması gerekir.

Mahkeme savunmayı tanık beyanlarına ve USA dolarının Türk lirası karşılığını birbirini tam karşılayamayan farazi görüşlere dayandırarak davayı red etmesi doğru değildir. Davalı tanıklarının ifadelerinin değerlendirilmesinde, olayların her anının yanlarında yaşanmış gibi beyanlarda bulunmaları karşısında paranın davalı tarafça davacı tarafa verildiğine dair, ne belge, nede görgüye dayanan bir bilgi yoktur. Tanıkların anlatımları hayatın olağan akışına da uygun değildir. Kaldı ki davacı varlıklı bir ailenin çocuğu olduğu anlaşılmaktadır. Davacının bu borcu almaya ihtiyacı olduğuna ilişkin olarak tarafın maddi bir delilide yoktur. Ayrıca nişanlılık süresi içinde tarafların birbirlerine verdikleri maddi değer ifade eden şeyler ne olursa olsun, aksine bir yazılı belge yoksa nişan hediyesidir. Mahkemenin davayı hayatın olağan akışına aykırı olduğu şeklinde kabulü de bu yönden de doğru değildir.

Davalı taraf borç ilişkisini ispatlayamamıştır. Davacı tarafın, davalının tanık dinletmesine ilişkin açık bir muvafakatı da yoktur. Davalının savunmasına öncelik verilemez.

Olayda para havalesine ilişkin olarak, havalede açıklama bulunmaması olgusunda, olayın özelliği ve nişan hediyesi olduğunun varlığı karşısında,davacının bu yönde havalede açıklama yapması zorunluluğu yoktur. Davalı parayı alırken itirazı kayıt ile tahsil etmemiştir.

3. Hukuk Dairesinin yerleşmiş ve devamlı uygulamalarına göre nişanlıların, nişanlılık süreleri içinde aksine bir maddi belge bulunmadığı sürece birbirlerine verdikleri her türlü maddi değerler, nisan hediyesidir ve her türlü delille ispat edilir. Aksi ilişkiyi davalı tarafın maddi delille ispatı gerekir.

3. Hukuk Dairesinin bozma kararı doğrudur. Açıkladığım nedenlerle çoğunluk görüşüne karşıyım.

H.A.BENGÜ- 3.Hukuk Dairesi Üyesi

5. KARAR

T.C. YARGITAY

4.Hukuk Dairesi
Esas: 2015/16033
Karar: 2017/2049
Karar Tarihi: 19.04.2017

MENFİ TESPİT DAVASI – DAVACININ TAKİBE KONU PARANIN KENDİSİNE BORÇ OLARAK GÖNDERİLMEDİĞİNİ SAVUNDUĞU – VASIFLI İKRAR – İSPAT KÜLFETİNİN VAKIAYI İLERİ SÜREN DAVALI TAKİP ALACAKLISINDA OLDUĞUNUN GÖZETİLMESİ GEREĞİ

ÖZET: Davacı, takibe konu paranın kendisine gönderildiğini (maddi vakıayı) ikrar etmiş, ancak bunun davalı tarafından ileri sürülen nedenle (borç olarak) değil, başka bir nedenle gönderildiğini savunmak suretiyle, vakıanın hukuksal niteliğinin ileri sürülenden farklı olduğunu bildirmiştir. Buradaki ikrarın vasıflı ikrar niteliğinde olduğu hususunda kuşku bulunmamaktadır. Davacının bu nitelikteki dekontlarla ilgili ikrarı, vasıflı ikrar (gerekçeli inkar) niteliğinde olduğundan ispat külfeti vakıayı ileri süren davalı takip alacaklısındadır. Öte yandan, yukarıda havale kurumu ile ilgili açıklanan yasal karine yönünden yapılacak değerlendirmede de ispat yükünün davalı alacaklıda (havalecide) olduğunda duraksama bulunmamaktadır. Eş söyleyişle davalı havaleci, havalenin mevcut bir borcun ödenmesinden başka bir amaca (davacıya borç verilmesi amacına) yönelik bulunduğunu kanıtlama yükümü altında olduğunun kabulü gerekir.

(2004 S. K. m. 72) (818 S. K. m. 457) (6100 S. K. m. 188) (YHGK. 05.06.2015 T. 2013/13-2338 E. 2015/1499 K.) (YHGK. 12.03.2003 T. 2003/3-118 E. 2003/158 K.)

Davacı … vekili Avukat … tarafından, davalı … aleyhine 07/01/2013 gününde verilen dilekçe ile menfi tespit istenmesi üzerine yapılan yargılama sonunda; Mahkemece davanın reddine dair verilen 27/03/2015 günlü kararın Yargıtay’ca duruşmalı olarak incelenmesi davacı vekili tarafından süresi içinde istenilmekle, daha önceden belirlenen 21/03/2017 duruşma günü için yapılan tebligat üzerine duruşmalı temyiz eden davacı asil … ve vekili ile karşı taraftan davalı vekili Avukat … geldiler. Açık duruşmaya başlandı. Süresinde olduğu anlaşılan temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten ve hazır bulunanların sözlü açıklamaları dinlendikten sonra taraflara duruşmanın bittiği bildirildi. Dosyanın görüşülmesine geçildi. Tetkik hâkimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kâğıtlar incelenerek gereği düşünüldü.

Dava, menfi tespit istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacı, davalı ile 18/07/2009 tarihinde tanıştıklarını, bir süre sonra evlenmeye karar verdiklerini ve evlilik için gerekli alışverişleri yapmaya başladıklarını, alışverişlerde kendisine ait kredi kartlarının kullanıldığını, davalının bu harcamaların karşılığı olarak banka havalesi ile kendisine ödemeler yaptığını, davalının bazı davranışlarından tedirgin olan ailesinin davalıyı araştırması neticesinde, kendisini 4. mensubu olarak tanıtan davalının gerçekte böyle bir sıfatının bulunmadığının anlaşıldığını ve bu sebeple hakkında sahtecilik ve dolandırıcılık suçlarından mahkumiyet kararı bulunduğunun öğrenildiğini, bunun üzerine davalıdan ayrıldığını beyanla, davalının bu banka havale dekontlarını sayılı dosyası ile takibe konu ettiğini belirterek, söz konusu takip nedeniyle davalıya borçlu olmadığının tespitine karar verilmesini talep etmiştir.

Davalı, taraflar arasındaki ilişkinin alelade bir borç ilişkisi olduğunu, takibe konu edilen 293.445,00 TL’nin tamamının davacıya borç olarak verilen paralar olduğunu beyanla, davanın reddedilmesi gerektiğini savunmuştur.

Davacı 18/11/2014 havale tarihli ıslah dilekçesinde; taraflar arasında alacak-borç ilişkisi olmadığını, tarafların birlikte yaşadıkları dönemde; gezmek, yemek, eğlenmek, günlük yaşamı devam ettirmek ve evlilik hazırlıkları amacıyla yaptıkları harcamalara ilişkin belgelerin, davalı tarafından alacak belgesi olarak icra takibine konu edildiğini, hayatın olağan akışı içerisinde birlikte yaşayan kişiler arasında yapılan harcamaların alacak ya da borç olarak kabul edilmesinin ancak tarafların bu yönde bir iradesinin olması halinde mümkün olabileceğini, oysa taraflar arasında böyle bir durumun söz konusu olmadığını beyan etmiştir.

Mahkemece, ispat yükünün davacıda olduğu, davacı tarafından iddialarını ispata yarayacak yazılı bir delil ibraz edilemediği, davacının davalıdan banka havalesi yolu ile borç para aldığı halde bu parayı ödemediği kabul edilerek ve havalelerin tarafların birlikte yaşamak amacı ile yaptığı harcamalar olduğu iddiası yerinde görülmeyerek ayrıca taraflar arasında evliliğin gerçekleşmediği gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiştir.

Dava, icra takibi sırasında, İİK’nın 72. maddesi uyarınca açılan menfi tespit talebine ilişkindir. Kural olarak bu tür davalarda ispat yükü takip alacaklısı olan davalıya aittir Takip borçlusu olan davacı, akdi ilişkiyi kabul edip, bu ilişkinin herhangi bir nedenle geçersiz olduğunu yahut son bulduğunu iddia etmekte ise, bu durumda kanıtlama yükü davacıya düşer.

Mahkemece davanın ispat edilemediği gerekçesiyle reddine karar verilmiş olup, davaya konu uyuşmazlığın çözümü için öncelikle ispat yükünün kime ait olacağı hususunun doğru şekilde tesbiti gerekir. Bu nedenle öncelikle ikrar kavramı ve türleri üzerinde durulmalıdır.

İkrar, 6100 sayılı HMK’nın 188. maddesinde düzenlenmiştir. Öğretide ve uygulamada ikrar; yapıldığı yere, kapsamına ve içeriğine göre türlere ayrılmaktadır. Yapıldığı yere göre; mahkeme içi ya da mahkeme dışı ikrar, kapsam yönünden; çekişmeli olan maddi vakıanın tamamını veya belli bir kesimini kapsamasına göre tam veya kısmi ikrar, içeriği itibariyle ise; basit (adi), vasıflı (mevsuf) ya da bileşik (mürekkep) ikrar olarak sınıflandırılmaktadır. Basit ikrar; karşı tarafça ileri sürülen bir vakıanın doğru olduğunun, herhangi bir kayıt veya şart bildirilmeksizin kabul edilmesidir. Basit ikrarın konusu olan vakıaların ayrıca kanıtlanmasına gerek bulunmamaktadır. Vasıflı ikrarda (gerekçeli inkar) karşı tarafın ileri sürdüğü maddi vakıanın varlığı kabul edilmekle birlikte, onun hukuki niteliğinin ileri sürülenden başka olduğu bildirilmektedir. Bileşik ikrarda ise; bir tarafın ileri sürdüğü vakıa karşı tarafça bütünüyle kabul edilmekle, yani vakıanın doğru olduğu ve bildirilen vasıfta bulunduğu kabul edilmekle birlikte, ikrara öyle bir vakıa eklenir ki eklenen bu vakıa, ya ikrar edilen vakıanın hukuksal sonuçlarının doğmasını engeller ya da onu hükümsüz kılar. Bileşik ikrar, ikrara konu olan vakıa ile ona eklenen vakıa arasında bir bağlantı bulunup bulunmamasına göre; bağlantılı bileşik ikrar ve bağlantısız bileşik ikrar olarak ikiye ayrılmaktadır. Öğretide ve uygulamada, bağlantısız bileşik ikrar dışındaki ikrar türlerinin bölünemeyeceği, dolayısıyla böyle durumlarda ikrar edenin ispat yükü altında olmadığı kabul edilmektedir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 05/06/2015 gün, 2013/13-2338 esas, 2015/1499 karar sayılı ilamı).

Somut olaya gelince; davalı tarafça banka havale dekontlarına dayanılarak ilamsız icra takibi başlatılmış, takibin kesinleşmesi neticesinde eldeki menfi tespit davası açılmıştır. Takibe ve davaya konu dekontlardan 27/03/2012 tarihli 85.100,00 TL bedelli dekontta “plakalı aracın ödemesi”, 02/05/2011 tarihli 8.000,00 TL bedelli dekontta “borç” şeklinde açıklamalara yer verilmiştir. Diğer dekontların bir kısmında hiçbir açıklama yer almamakta, bir kısmında ise “kredi kartı”, “emanet” gibi ibarelerin yazıldığı, paranın borç olarak gönderildiğine (verildiğine) karine teşkil edecek nitelikte herhangi bir açıklama ihtiva etmediği anlaşılmaktadır.

Dekontlarda yer alan açıklamalar ve tarafların beyanlarına göre ispat yükünün kime ait olduğu hususunun doğru şekilde tesbiti gerekmektedir.

27/03/2012 tarihli 85.100,00 TL bedelli plakalı aracın ödemesi” açıklamasını taşıyan dekont ile yapılan ödeme yönünden; dava dilekçesinde, davacının kredi ile almış olduğu plaka sayılı aracın 85.000,00 TL’lik bakiye kredi borcunun davalı tarafından bankaya ödenerek araç üzerindeki satılamaz kaydının kaldırıldığı, davacının ailesinden temin edilen 85.000,00 TL kredi borcunun davalıya ödenerek aracın geri alındığı belirtilmiştir. Davacı yan bu açıklaması ile paranın kendisine gönderildiğini (maddi vakıayı) ve davalı tarafından ileri sürülen nedenle (borç olarak) gönderildiğini (vakıanın hukuksal niteliğini) ikrar etmiş, ancak ikrarına “paranın davalıya ödendiği” şekinde bir vakıa eklemiştir. Eklenen bu vakıa ile ikrar edilen vakıanın hükümsüz kaldığı, yani borcun sona erdiği iddia edilmiştir. Yukarıda açıklandığı üzere burada bağlantısız bileşik ikrar söz konusu olup ikrar eden davacı, 85.100,00 TL’lik ödeme yönünden borcun sona erdiğini ispat yükü altına girmiştir.

02/05/2011 tarihli 8.000,00 TL bedelli, “borç” açıklamasını taşıyan dekont ile yapılan ödeme yönünden; ödeme tarihi itibari ile yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun 457 ve devamı maddelerinde düzenlenmiş olan havale, hukuksal niteliği itibari ile bir ödeme vasıtasıdır. Diğer bir deyişle, havalenin mevcut bir borcun ödenmesi amacıyla yapıldığı yolunda yasal karine mevcuttur. Yasal karinenin tersini ileri süren havaleci bu iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür (Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 12/03/2003 gün, 2003/3-118 esas, 2003/158 karar sayılı ilamı). Somut olayda havale işlemi gerçekleştirilirken “borç” şerhi düşülmekle, yasal karinenin aksi havaleci (davalı alacaklı) tarafından ispatlanmış olup bu havalenin borcun ödenmesi amacıyla değil, borç verilmesi amacıyla yapıldığı kabul edilmelidir. Şu halde; 8.000,00 TL bedelli ödeme yönünden borcun sona erdiğini kanıtlama yükümlülüğü de davacı borçludadır.

Üzerinde “borç” şeklinde açıklama bulunmayan yahut bu anlama gelecek bir şerh ihtiva etmeyen (yukarıda belirtilen iki dekont dışındaki) dekontlar ile yapılan ödemeler yönünden; davalı takip alacaklısının, gönderilme nedeni belirtilmeyen havaleyi, davacıya borç olarak verilmek üzere gönderdiğine ilişkin iddiası, davacı tarafından kabul edilmemiş; aksine ödemelerin dava ve ıslah dilekçelerinde belirtildiği üzere; hayatın olağan akışı içerisinde birlikte yaşayan kişiler arasında yapılan harcamalar olduğu savunulmuştur. Böylece davacı, takibe konu paranın kendisine gönderildiğini (maddi vakıayı) ikrar etmiş, ancak bunun davalı tarafından ileri sürülen nedenle (borç olarak) değil, başka bir nedenle gönderildiğini savunmak suretiyle, vakıanın hukuksal niteliğinin ileri sürülenden farklı olduğunu bildirmiştir. Bu durumda; basit ve bileşik ikrarın söz konusu olmadığı açıktır. Zira her ikisinin de temel koşulu; ileri sürülen maddi vakıanın ve onun hukuki vasfının birlikte kabul edilmiş olmasıdır. Buradaki ikrarın vasıflı ikrar niteliğinde olduğu hususunda kuşku bulunmamaktadır. Vasıflı ikrarın bölünemeyeceği, yani vasıflı ikrarda bulunanın ispat külfeti altına girmeyeceği yukarıda açıklanmıştır. Davacının bu nitelikteki dekontlarla ilgili ikrarı, vasıflı ikrar (gerekçeli inkar) niteliğinde olduğundan ispat külfeti vakıayı ileri süren davalı takip alacaklısındadır. Öte yandan, yukarıda havale kurumu ile ilgili açıklanan yasal karine yönünden yapılacak değerlendirmede de ispat yükünün davalı alacaklıda (havalecide) olduğunda duraksama bulunmamaktadır. Eş söyleyişle davalı havaleci, havalenin mevcut bir borcun ödenmesinden başka bir amaca (davacıya borç verilmesi amacına) yönelik bulunduğunu kanıtlama yükümü altındadır.

Mahkemece, ispat külfetinin yanlış değerlendirilerek ve buna göre sonuca ulaşılmış olması doğru değildir. Yukarıda açıklanan hususlar ışığında, ispat külfeti kendisine düşen taraftan, ispata yarar delillerinin sorulması, usulünce toplanması ve oluşacak sonuca göre hüküm kurulması gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile karar verilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden hükmün bozulması gerekmiştir.

Öte yandan; takip talebi ekinde sunulan 01/08/2011 tarih 10.350,00 TL bedelli, 01/08/2011 tarih 11.250,00 TL bedelli, 28/11/2011 tarih 28.000,00 TL bedelli, 02/08/2011 tarih 11.945,00 TL bedelli olmak üzere toplam 61.545,00 TL bedelli dekontlar, davacıya (takip borçlusuna) ait hesaptan, davalıya (takip alacaklısına) ait hesaba gönderilen ve davalının hesabına “artı (+)” olarak giriş yapan paralara ilişkin olup bu ödemeler yönünden mahkemece herhangi bir değerlendirme yapılmamış olması da bozmayı gerektirmiştir.

Sonuç: Temyiz edilen kararın, yukarıda gösterilen nedenlerle BOZULMASINA, bozma nedenine göre davacının diğer temyiz itirazlarının bu aşamada incelenmesine yer olmadığına ve davacı yararına takdir olunan 1.480,00 TL duruşma avukatlık ücretinin davalıya yükletilmesine, peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 19.04.2017 gününde oybirliği ile karar verildi.

6.KARAR

T.C. YARGITAY

3.Hukuk Dairesi
Esas: 2018/646
Karar: 2018/12316
Karar Tarihi: 04.12.2018

ALACAK DAVASI – DAVACI TARAFÇA TAŞINMAZ SATIŞI İÇİN DAVALIYA BEDEL GÖNDERİLDİĞİNİN İSPATLANMIŞ OLDUĞU GÖZETİLEREK BU BEDEL YÖNÜNDEN DAVANIN KISMEN KABULÜNE KARAR VERİLMESİ GEREĞİ – HÜKMÜN BOZULMASI

ÖZET: İspat yükü ile ilgili olarak yukarıda yapılan açıklamalar dikkate alındığında; davalı taraf da davacıya borcunu ödediğini kesin delillerle ispat edememiştir. Hal böyle olunca, ……… Adliye Mahkemesince; davacı tarafça taşınmaz satışı için davalıya . TL bedel gönderildiğinin ispatlanmış olduğu gözetilerek, bu bedel yönünden davanın kısmen kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması bozmayı gerektirmiştir.

(6100 S. K. m. 371)

Dava: Taraflar arasında ilk derece mahkemesinde görülen alacak davasının kabulüne dair verilen karar hakkında ……… adliye mahkemesi tarafından yapılan istinaf incelenmesi sonucunda; ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına ve davanın kısmen kabulüne yönelik olarak verilen karar, taraf vekilleri tarafından duruşma istemli olarak temyiz edilmekle; duruşma günü olarak belirlenen 04/12/2018 tarihinde davacı vekili Av. …… Bakkal ile davalı asil … ve vekili Av. … geldi. Açık duruşmaya başlandı ve hazır bulunanların sözlü açıklamaları dinlenildikten sonra işin incelenerek karara bağlanması için saat 14.00’e bırakılması uygun görüldüğünden, belli saatte dosyadaki bütün kağıtlar okunarak, Tetkik Hakiminin açıklamaları dinlenip, gereği düşünüldü:

YARGITAY KARARI

Davacı; davalı dayısından paydaşı bulunduğu taşınmazın 2.700 m²’lik bölümünü şifahi olarak yapılan sözleşme ile satın aldığını, akrabalık ilişkisi nedeniyle yazılı akit yapılmasının mümkün olmadığını, davacının taşınmazın devredileceğine inanarak 22/11/2011 tarihinde 85.000 TL, 02/01/2012 tarihinde 47.000 TL ve 28/02/2012 tarihinde 53.500 TL olmak üzere toplam 185.500 TL satış bedelini davalının banka hesabına havale ile gönderdiğini, ancak satılan bölümün adına tapuda tescilinin gerçekleştirilmediğini, bu nedenle devirin gerçekleştirilmesi veya bedelin iadesi için davalıya ihtarname gönderdiğini, davalının ise ihtarnameye rağmen ne tapu devrini ne de bedel iadesini gerçekleştirmediğini ileri sürerek; dava konusu taşınmazın satılan bölümünün adına tapuya tescilini, bunun mümkün olmaması halinde satım bedeli olan 185.500 TL’nin dava tarihinden itibaren işleyecek faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep etmiştir.

Davalı; arsa satımı ile ilgili olarak davacı tarafından sadece 28/02/2012 tarihli ve 53.500 TL bedelli havalenin gönderildiğini, havale dekontunda da gönderme nedeninin arazi alım bedeli olduğunun yazıldığını, devir hususunda mutabık kalınamadığından gönderilen bedeli 15/02/2013 tarihinde kâr bedeli ile birlikte 74.800 TL olarak davacıya iade ettiğini, diğer iki havalenin ise dava konusu devirden bağımsız olarak aralarındaki alacak borç ilişkisi nedeniyle borç ödemesi olarak gönderildiğini, bu havale dekontlarında devir bedeline ilişkin olduğuna dair açıklama yapılmamış olmasının da bu hususu doğruladığını savunarak, terditli olarak açılan davanın reddine karar verilmesini talep etmiştir.

İlk derece mahkemesince; taraflar arasında akdedilen şifai satış sözleşmesi uyarınca taşınmazın 2.700 m²’lik kısmının satımı konusunda anlaşmaya varıldığı, bu anlaşma uyarınca davacı tarafından 22/12/2011 tarihinde 85.000 TL, 01/02/2012 tarihinde 47.000 TL ve 28/02/2012 tarihinde 53.500 TL olmak üzere toplamda 185.500 TL’nin davalının hesabına havale edildiği, ancak satışa konu bölümün davacı adına tapu devrinin yapılmadığı, her ne kadar banka havalesi ile yapılan bu ödemelerde ödemenin neye istinaden yapıldığı belirtilmemiş ise de resmi şekilde yapılmayan sözleşmenin geçerli olmadığı, davacı tarafından davalıya taşınmazın alımı için ödemede bulunulduğu hususunun dinlenen tanıklarca da beyan edildiği, davacı tarafın bu geçersiz sözleşme nedeni ile davalıya verdiği bedeli haksız iktisap kuralları gereğince geri isteyebileceği gerekçesiyle, davanın kabulüne karar verilmiştir.

İlk derece mahkemesinin kararına karşı, davalı vekili tarafından istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.

……… Adliye Mahkemesince; dava konusu satış sözleşmesi gereğince, davacı tarafından davalıya toplam 185.500 TL ödendiği, 15/02/2013 tarihli banka havalesi ile davalı tarafından 74.800 TL’nin davacıya iade edildiği, bakiye kalan 110.700 TL’nin davalı tarafından davacıya ödenmesi gerekirken davanın tümden kabulüne karar verilmesinin doğru olmadığı gerekçesiyle; davalı tarafın istinaf başvurusunun esastan kabulü ile ilk derece mahkemesi kararının kaldırılmasına, davanın kısmen kabulü ile 110.700 TL’nin dava tarihi olan 07/01/2014 tarihinden itibaren yasal faizi ile birlikte davalıdan alınarak davacıya verilmesine, fazlaya ilişkin istemin reddine karar verilmiş; hüküm, taraf vekillerince temyiz edilmiştir.

1) Dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle delillerin takdirinde bir isabetsizlik görülmemesine göre, tarafların sair temyiz itirazlarının reddi gerekir.

2) Dava, geçersiz taşınmaz satış sözleşmesi nedeniyle ödenilen bedelin iadesi istemine ilişkindir.
Dosyadaki bilgi ve belgelerden; davacı tarafından davalı adına gönderilen 85.000 TL ve 47.000 TL tutarındaki havalelerde paranın gönderilme nedeni hakkında herhangi bir açıklamanın bulunmadığı, 53.500 TL tutarındaki havalede ise gönderme nedeni olarak arazi alımı bedeli açıklamasının yer aldığı; davalı tarafından davacı adına gönderilen 74.800 TL bedelli havalede de paranın gönderilme nedeni hakkında bir açıklanmanın bulunmadığı anlaşılmıştır.

Davacı; bu paraları, şifahi olarak satın aldığı taşınmazın bedeli olarak davalıya gönderdiğini ileri sürmüştür. Davalı, sadece havale edilen 53.500 TL’nin satışa esas olmak üzere gönderildiğini, bu bedeli ise sonradan davalıya faizi ile birlikte havale ederek borcunu ödediğini, diğer iki havale ile gönderilen paraların ise, daha önce davacıya borç olarak verilen paraların geri ödenmesi için gönderildiğini savunmuştur. Böylece davalı, davaya konu toplam 185.500 TL’nin kendisine gönderildiğini (maddi vakıayı) ikrar etmiş, ancak, 85.000 TL ve 47.000 TL bedelli havalelerin davacı tarafından ileri sürülen nedenle (satış bedeli olarak) değil, başka bir nedenle (mevcut bir borcun ödenmesi amacıyla) gönderildiğini savunmak suretiyle, vakıanın hukuksal niteliğinin ileri sürülenden farklı olduğunu bildirmiştir.

Davalı tarafın ikrar ettiği maddi vakıanın hukuki vasfının ileri sürülenden farklı bulunduğunu bildirmesi, vasıflı ikrar (gerekçeli inkâr) niteliğindedir ve bu ikrar bölünemez. Çünkü vasıflı ikrarda kanıtlama yükümlülüğü, ikrar eden tarafa (davalıya) değil vakıayı ileri süren tarafa (davacıya) aittir.

Bu durumda, davacı taraf, davaya konu 85.000 TL ve 47.000 TL bedelli havalelerin satışa esas olmak üzere gönderildiği yolundaki iddiasını kanıtlamakla yükümlüdür; buna bağlı olarak, davalı tarafın borç ilişkisini kanıtlama yükümlülüğü bulunmamaktadır.

Somut olayda; davacı taraf, bu yasal karinenin aksini kesin delillerle ispat edememiştir.

Diğer taraftan, davalı; satış bedeli olarak aldığını kabul ettiği bedeli, faizi ile birlikte 74.800 TL olarak davacıya iade ettiğini savunmuştur. Bu savunma, davacı tarafından, davalının vekili sıfatıyla … İlinde satmış olduğu taşınmazdan elde edilen bedeli gönderdiği ileri sürülerek kabul edilmemiştir.

Yukarıda ispat yükü ile ilgili olarak yukarıda yapılan açıklamalar dikkate alındığında; davalı taraf da davacıya borcunu ödediğini kesin delillerle ispat edememiştir.

Hal böyle olunca, ……… Adliye Mahkemesince; davacı tarafça taşınmaz satışı için davalıya 53.500 TL bedel gönderildiğinin ispatlanmış olduğu gözetilerek, bu bedel yönünden davanın kısmen kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması bozmayı gerektirmiştir.

Sonuç: Yukarıda birinci bentte açıklanan nedenlerle tarafların sair temyiz itirazlarının reddine; ikinci bentte açıklanan nedenlerle ……… Adliye Mahkemesi kararının 6100 sayılı HMK’nun 371. maddesi uyarınca davalı taraf yararına BOZULMASINA, 1.630 TL Yargıtay duruşması vekalet ücretinin yekdiğerinden alınıp yekdiğerine verilmesine, peşin alınan temyiz harcının istek halinde temyiz eden davalı tarafa iadesine, dosyanın ……… Adliye Mahkemesine GÖNDERİLMESİNE, 04/12/2018 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

WhatsApp üzerinden Av.Mehmet CANSIZ’a mesaj göndermek veya aramak için bu bağlantıyı TIKLAYIN

Yazıya puan vermek ister misiniz?
[Total: 0 Average: 0]

Av.Mehmet CANSIZ

1972 yılında Ödemiş'te doğdum. İlk, orta ve lise eğitimimi Ödemiş'te tamamladım. 1995 Yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini başarıyla tamamladım. 10 yıl özel bir şirkette üst düzey yöneticilik ve hukuki danışmanlık görevlerinde bulundum. 2007 Yılında serbest avukatlık yapmaya başladım. 2011 Yılından beri "CANSIZ HUKUK BÜROSU"nda kendi ofisiminde avukatlık hizmeti veriyorum. Evliyim, 3 çocuk babasıyım.

0 Comments

Bu yazımıza yorum yapmak ister misiniz?

%d blogcu bunu beğendi: