TAPU TAHSİS BELGESİNİN HUHUKİ NİTELİĞİ’NİN “TAPU VERİLMESİ VAADİ” OLDUĞU

Logo Cansız Hukuk Bürosu mavi beyaz

T.C. YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu

Esas: 1996/14-763
Karar: 1996/864
Karar Tarihi: 04.12.1996

TESCİL DAVASI – TAŞINMAZIN ÖNCEDEN TAPU TAHSİS BELGESİ İLE DAVACIYA VERİLMESİ – TAPU TAHSİS BELGESİNİN HUKUKİ NİTELİĞİ – TAPU VERİLMESİ VAADİ

ÖZET: Tapu tahsis belgesi bir mülkiyet belgesi değil yalnızca fiili kullanmayı belirleyen zilyetlik belgesidir. İlgilisine ancak kişisel hak sağlayabilir ve salt tahsis belgesinin varlığı tahsis edilen yerin tahsis edilen adına tescilini sağlayamaz. Somut olayda tahsis belgesinin yerindeliği idari yargıdan da geçmek suretiyle kesinleşmişse de genelde idarece koşullarının gerçekleşmediği saptandığında iptal edilebilir. Anılan belge ancak bunu veren idarece taşınmazın bulunduğu yörede imar İslah çalışmalarının başlaması halinde ilgilisine tapu verilmesi vaadini taşıyabilir.

(2981 S. K. m. 1, 10, 13, 14)

Dava: Taraflar arasındaki “tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Kadıköy Asliye 3. Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 12.12.1994 gün ve 1994/573-954 sayılı kararın incelenmesi davacı vekili tarafından istenilmesi üzerine,

Yargıtay 14. Hukuk Dairesi’nin 21.04.1995 gün ve 1995/2809-3515 sayılı ilamı ile;

( …Davacı, davalı Hazine adına kayıtlı bulunan dava konusu 49700 m2’lik 1 parsel sayılı taşınmazın 400 m2’lik kısmının 2981 sayılı Kanuna göre kendilerine tahsis edildiğini iddia ile bu miktar kısmın adına tescilini talep ve dava etmiştir. Davalı Hazine dava konusu taşınmazın Kadıköy Belediyesi tarafından imar planına göre tüm bölgenin Kamu Hizmetlerini yürütecek binalara tahsis edildiğini, önceki tahsis belgesinin davacıya ayni hak kazandıramayacağını belirterek davanın reddini savunmuştur. Mahkeme, önceki tahsis belgesinin iptaline ilişkin işlemin iptalinin davacıya ayni hak kazandırmayacağını kabul ile davayı reddetmiştir.

Dava konusu yerin Hazine adına kayıtlı olduğu ve bunun 400 m2’lik kısmının davalı adına tahsis edildiği bilahare bu tahsis belgesinin yukarıda belirtilen nedenlerle iptalinin de İstanbul 4. İdare Mahkemesi’nin 13.10.1989 tarihli kararı ile iptal edildiği ve bunun Danıştay ilgili dairesiyle onandığı görülmüştür. Dosya arasında taşınmazın bulunduğu bölgenin imarca kamu binaları için tahsis edildiğine dair herhangi bir belgenin olmadığı görülmüştür. Tahsis belgesinin iptali her ne kadar davacı lehine ayni hak kazandırmasa da şahsi hak kazandıracağı şüphesizdir. Bu itibarla, imar planının getirtilmesi, davacının şahsi hakkını ortadan kaldıracak herhangi bir durumun mevcut olup olmadığının araştırılması, buna karşılık Hazinece davacıya başka bir yer teklif edilip edilmediğinin araştırılması ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırıdır… ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Karar: Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere ve özellikle tapu tahsis belgesi bir mülkiyet belgesi değil yalnızca fiili kullanmayı belirleyen zilyetlik belgesidir. İlgilisine ancak kişisel hak sağlayabilir ve salt tahsis belgesinin varlığı tahsis edilen yerin tahsis edilen adına tescilini sağlayamaz. Somut olayda tahsis belgesinin yerindeliği idari yargıdan da geçmek suretiyle kesinleşmişse de genelde idarece koşullarının gerçekleşmediği saptandığında iptal edilebilir. Anılan belge ancak bunu veren idarece taşınmazın bulunduğu yörede imar İslah çalışmalarının başlaması halinde ilgilisine tapu verilmesi vaadini taşıyabilir. O itibarla da olayda uyuşmazlığın niteliği de gözetilerek öncelikle tapu tahsis belgesine konu yapılan taşınmazı kapsar biçimde yörede imar islah uygulamasına başlanmış olup olmadığının, başlanmışsa bu yerin herhangi bir kamu hizmetine tahsis edilip edilmediğinin, davacıya dayandığı tahsis belgesine karşılık başka bir yerden tahsis yapılıp yapılmadığının kesin olarak saptanması gerekir. Oysa mahkemece açıklanan biçimde ve uyuşmazlığı çözüme ulaştırıcı yeterlikte kanaat verici bir araştırma ve inceleme yapılmadığına göre, Hukuk genel Kurulu’nca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.

Sonuç: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı HUMK’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 04.12.1996 gününde oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY :

Davacı, dava dilekçesinde 24.02.1984 tarih 2981 sayılı Kanuna göre tapu tahsis belgesi ile tahsis edilen 400 m2’lik bölümün müteaddit başvurularına rağmen müracaatının sonuçsuz kalması sebebiyle “Yasa gereği davalı Hazinenin tahsis belgesi sahiplerine gerekli tapuları vererek adlarına tescil işlemini yaptırması gerektiğini” belirttikten sonra aynen “Tapu tahsis belgesinin davacı adına tapuya tescili ile davacı adına tapu belgesinin verilmesi için iş bu davanın açılması zarureti hasıl olmuştur” şeklinde isteğini net bir tarzda ortaya koymuştur. Esasen yerel mahkeme ile Yüksek Hukuk Genel Kurulu arasında davanın davacıya tapu senedi verilmesini istihdaf eden bir tescil davası olduğu hususunda bir uyuşmazlık mevcut değildir. Uyuşmazlık 2981 sayılı Kanunun 10. maddesi gereğince verilen tapu tahsis belgesinin, davacıyı bir ayni hakka götüren tescil davası açıp açamayacağı ve bu yargılama sonunda davacı yararına tapu kaydı oluşturulup oluşturulamayacağı noktasındadır. Dava açma hakkı bulunup bulunmadığı noktasında karşı oy yazan Sayın S. Öztuna’nın fikirlerine aynen katılıyorum. Ancak ben olayı maddi hukuk açısından ele almak ve talebin bu açıdan karşılanmasının mümkün olmadığını açıklamak istiyorum.

Şunu açıkça ve net olarak belirtelim ki, davacının tescil davasının esas olan tek hukuki dayanağı, kendisine verilen 13.06.1985 tarihli tapu tahsis belgesidir. Davacı, başka herhangi bir belgeye dayanmış değildir. Davacıya bu belgenin verilmesine dayanak olan 2981 sayılı Kanunun ismi ( İMAR ve GECEKONDU MEVZUATINA AYKIRI YAPILARA UYGULANACAK BAZI İŞLEMLER… ) dir. Kanun 1. maddesinde amacını ( Bu kanunun amacı; İmar ve Gecekondu mevzuatına aykırı olarak inşa edilmiş ve inşa halindeki bütün yapılar hakkında uygulanacak işlemleri düzenlemek ve bu işlemler dahil müracaat, tespit değerlendirme, uygulama ve duyuru esaslarını ve ilgili diğer hususları belirtmektedir. ) şeklinde ortaya koymaktadır. Görülüyor ki, Kanunun ismi ve amacı YAPILARLA ilgilidir. Başka bir ifade ile imar ve gecekondu mevzuatına aykırı olarak inşa edilmiş yapılara bir düzen getirmektir. Bu husus gerekçede ( Özet olarak denebilir ki, hazırlanan bu kanun tasarısı hiçbir zaman geniş kapsamlı bir af kanunu niteliğinde bir kanun tasarısı değildir. Aksine plan fikri zedelenmeden imar mevzuatı ve planlara uygun hale getirilebilecek yapıların hukukileştirilmelerinin plan ve mevzuata uygun hale gelemeyecek olanların ortadan kaldırılmalarını kesin olarak önlemeyi amaçlayan hükümlere yer vermek suretiyle tamamen meşru yapılaşma düzenini sağlamayı hedef alan bir kanun tasarısıdır. “Tutanak dergisi Cilt: 11, Sf: 182 ) şeklinde yer almaktadır. Bu gerekçede de vurgulandığı gibi kanun imara aykırı olarak inşa edilen YAPILARA bir düzen getirmeyi hedeflemiş ve bunlara düzenleyici hükümler getirmiştir. Bu görüşü teyid eden 3290 sayılı Kanunun müzakeresi sırasında 22.05.1986 tarihli oturumda bir sayın parlamenterin şu sözlerini de değerlendirmek gerekir. (Burada gecekondular ve gecekondu alanlarının normal şehir bölgeleri haline gelmesi, yapılmış olan islah imar planlarının da normal imar planları haline dönüşmesi anlayışı vardır.) Bu Kanun ile hiçbir şekilde, arzın tahsis belgesi sahibine dava yolu ile adına tescili gibi bir yol düzenlenmemiştir.

Davaya dayanak yapılan 2981 sayılı Yasanın 10. maddesinin düzenlenmesi de, davacıya böyle bir imkan vermemektedir. Daha doğru bir ifade ile 10. maddeye dayanarak davacıya çekişmeli taşınmazın adına tescili mümkün değildir. Çünkü söz konusu maddenin 2. fıkrası aynen ( Tapu tahsis belgesi, islah imar planı veya Kadastro planları yapıldıktan sonra hak sahiplerine verilecek tapuya esas teşkil eder. ) demektedir. Yüksek Yargıtay bu “tapuya esas teşkil eder” hükmünü tapu tahsis belge sahibine, “bir şahsi hak sağlar” olarak kabul etmiş, bu da, müzakere sırasında açıkça vurgulanmıştır. Başka bir ifade ile tapu tahsis belgesi yalnızca fiili uygulamayı belirleyen bir zilyetlik belgesi ve bu belgenin varlığı tahsis edilen yerin, tahsis edilen adına tescilinin sağlamayacağı müzakereler sırasında açıkça vurgulanmıştır. Şimdi sadece böyle bir belgeye dayalı olarak davacıya mülkiyet hakkını vermek mümkün değildir. Böyle bir anlayış kendi içerisinde çelişki teşkil eder. Konu buraya gelmişken tapu tahsis belgesi vermenin, “İlgiliye tapu vermesi vaadini taşıdığı”nın kabulü hiç bir hukuki dayanağı olmayan bir yaklaşımdır. Ortada ne akti bir durum var, ne de satış vaadinin diğer unsurlarından somut olayımızda bahsetmenin imkanı vardır. Yargıtay’ın da böyle bir yeni ilişki yaratmaya anayasal açıdan imkanı yoktur.

Sayın çoğunluk, Yüksek 14. Hukuk Dairesinin bozmasını genişleterek, daha kapsamlı bir araştırmayı öngörmüştür. Ancak bu araştırma ve incelemelerin yapılması ve bunların davacının yararına sabit olması durumunda, davacıya nizalı taşınmazın adına tesciline imkan vermesi söz konusu olamaz. Çünkü Yüksek Hukuk Genel Kurulu’nun da kabul ettiği gibi tapu tahsis belgesi sahibine sadece ve sadece bir şahsi hak sağlar ve Yüce Kurulun belirlediği gibi belli bir alanın zilyetliğinin sahibi olduğunun bir belgesidir. Tapu tahsis belgesinin sağladığı imkan sadece ve özellikle bundan ibarettir. Esasen davacıda dilekçesinde benzer bir yaklaşım göstererek müracaatına rağmen Maliye Hazinesinin tapusunu vermediğinden yakınmış ve bu isteğini yargıya yönlendirmiştir. Halbuki 2981 sayılı Kanunun genel içeriği nazara alındığında bu isteğin yargıya yapılmasının mümkün olmadığı Çok net bir şekilde anlaşılır. Özellikle “Tapu verme” başlıklı 10. madde İdarenin “tahsis”inden söz etmiştir. Bu tahsis Türk Hukukunda öteden beri kabul edildiği şekilde idari bir tasarruftur. Bu idari tasarrufun yerine getirip getirmediğinin yeri genel yargı olmadığı gibi, idarenin bu işlemi geciktirmesi sebebiyle de, davacının yargıdan bu hakkı istemek imkanı mevcut değildir. Burada şunu da açıklayalım ki idare mahkemesindeki dava, böyle bir işlemden değil davacıya tahsis edilen yerin mesken olmamasından kaynaklanan bir uyuşmazlıkla ilişkilidir.

Türk Eşya Hukukunda mülk edinme, tapudan satın alma ve işgal, yeni arazi teşekkülü ile MK.’nun 639. maddesine dayalı olarak zamanaşımı zilyetliği ile mümkündür. Yüksek Hukuk Genel Kurulu bu bozması ile yeni bir mülk edinme şekli ve yolu ortaya çıkarmış olmaktadır. Müzakereler sırasında bu yaklaşımın, yani tapu tahsis belgesi verilen şahısların ayni hak kazanmaya yönelik dava açmalarının, uygulamanın ve hayatın bir zorunluluğu olarak gidildiği ifade edilmiş olması sebebiyle bu konuya da açıklık getirmekte yarar görülmüştür.

Gerçekten uygulamada tapu tahsis belgesi verilen şahıslara 2805 ila 3290 ve 3366 sayılı Kanunlar değişik 2981 sayılı Kanun gereğince idarece imar islah planları yapıldıktan sonra tapularının verilmemiş olması ve bu sebeple de kişilerin mağduriyetleri sözkonusu olabilir. Ancak bunların çözüm mercii, bunlara çözüm üretecek yer, mahkemeler ve yargı organı değildir. İdarenin bu işi yapmaması sebebiyle hukuk düzenimizde hiç mevcut olmayan bir yolla mülk edinme şartını getirirsek yürütme organının işine müdahale etmiş oluruz. Tapu tahsis belgesinin niteliğinin Kanundaki açıklamasına başka bir anlam vererek de Yasama organının görevine müdahale söz konusu olur. Her ikisi de Anayasanın kuvvetler ayrılığı prensibine aykırı bir davranıştır. Yürütme görevini tam olarak yapmıyor ise ve bundan dolayı da aksamalar mevcut ise yargının böyle aksaklıkları gidermek yönünde herhangi bir yükümlülüğü sözkonusu olamaz. Müzakere sırasında, uygulamanın zorlamasıyla yargının getirdiği bir çözüm olarak sözü edilen 30.09.1988 tarih 2/2 sayılı içtihadı birleştirme kararı da bu bağlamda isabetli bir karar olarak düşünülemez. Unutmamak gerekir ki, bu tevhidi içtihatla MK.’nun çok önemli bir müessesesine, çok önemli bir aykırılık getirilmiştir. Yargı bu çözümleri kendi ürettiği sürece de ne yasama ne de yürütme, problemlere çözüm getirme zorunluluğunu hissetmemektedir.

Davacının iddiası sabit olur, Yüksek Genel Kurul’un öngördüğü incelemeler davacı lehine sonuçlanır ve davacının iddiası sabit olur ise, verilecek kararla 49700 m2’lik Hazine adına kayıtlı taşınmaz içindeki 400 m2’lik bir bölüm, MK.’nun 645. maddesi anlamında belli hudutlar ve alan ile davacı adına tescil edilecek, bir an için komşularının ve onların komşularının da aynı nitelikte dava açarak adlarına aynı şekilde yerlerin tescil edilmesi ile varılan sonuç, gecekondulaşmanın o karmaşık, şehircilik ve sihhat şartlarına aykırı keşmekeşine aynen katılmak olacaktır. Halbuki, 2805 ve 2981 sayılı Kanunların amaçlarını bu olmadığı açıktır. Bu kabul tarzı davacıya hak veren Kanuna tamamen tersine bir sonuç doğuracak niteliktedir. Esasen 10. madde açıkça imar islah planlarının yapılması şartını getirmiş, böylece de Kanunun 1. maddesine uygun bir düzenleme içerisinde olmuştur. Yargının ise buna yukarıda, söylediğimiz şekilde halen mevcut keşmekeşe hukuki tescil anlamında karar vermesini beklemek ise bu kanunların amaçlarına tamamen aykırıdır ve müzakere sırasında bir parlamenterin söylediği gibi; “Eğer her yerde böyle tavizler verir bunu zorunlu sebepler, süratli gelişmeler gibi gerekçelere bağlarsak sonunda geleceğin Türkiye’sini gelecek nesillere layık şekilde teslim edemeyiz”

(Tutanak Dergisi cilt 13, sayfa 226).

Kabule göre de, Yüce Genel Kurul bozma ilamında Yüksek Dairenin bozmasını biraz daha genişleterek yerel mahkemeyi araştırmaya sevk etmiş ise de, 2981 sayılı Kanunun 13, 14 ve ek 4. maddesinin getirdiği kısıtlamalardan söz etmemiştir. 2981 sayılı Kanun sözü edilen maddeleri ile adına tapu tahsis belgesi, dolayısıyla tapu verilecek kişiler ve gayri menkul yönünden kısıtlamalarda getirmiştir. Bunlarında bozma kararında yer alması gerektiği düşüncesindeyim.

Yukarıda açıkladığım sebeplerden Yüce Hukuk Genel Kurulu’nun görüşlerine katılamıyorum.

KARŞI OY :

Davacı, Hazine aleyhine açtığı dava ile, elindeki tapu tahsis belgesine dayanarak tapu tahsis belgesindeki miktarda davalının tapu kaydının davacı üzerine tesciline karar verilmesini istemiştir.

Yerel mahkeme, “davacı vekilinin bir bölümüne zilyet bulunduklarını ileri sürdüğü taşınmazın davalı hazine adına kayıtlı bulunduğu ve bu tapu tahsis belgesinin iptaline ilişkin kararın iptal edilmiş olmasının davacı lehine ayni hak kazandırmasının mümkün görülmemesine nazaran sadece iptal talebini içeren davanın reddine karar verilmesi gerektiği kanaat ve sonucuna varılmıştır” gerekçesi ile davanın reddine karar vermiştir.

Konuyu inceleyen Yüksek Özel Daire “…tahsis belgesinin iptali ( iptalinin iptali olacak ) her ne kadar davacı lehine ayni hak kazandırmasa da şahsi hak kazandıracağı şüphesizdir. Bu itibarla, imar planının getirtilmesi, davacının şahsi hakkını ortadan kaldıracak herhangi bir durumun mevcut olup olmadığının araştırılması, buna karşılık hazinece davacıya başka bir yer teklif edilip edilmediğinin araştırılması ve tüm deliller birlikte değerlendirilerek sonucuna göre karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı bulunduğundan hükmün bozulması gerekir” gerekçesi ile mahkeme kararının bozulmasına karar vermiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca araştırmanın genişletilmesi de ilave edilmek suretiyle özel daire bozma kararının yerinde olduğu yönünde karar verilmiştir.

Yüce Genel Kurul’un bozma kararına aşağıda yazacağım gerekçe ile katılamıyorum.

Hukuk sistemimizde mülkiyet, mülkiyetin gayri ayni haklar, zilyetlik hakları ve bunların hangi nedenlerle değişip gelişebileceği, özellikle bir taşınmazın hangi hallerde kullanan lehine tapuya tescil edileceği bir sistem içerisinde belirlenmiştir. İsviçre’de ve Ülkemizde kararlılıkla uygulanan bu sisteme rağmen Yasa koyucu, belli kuruluşların taşınmazları için kullananlar lehine “Tapu Tahsis Belgesi” adı altında belge verilmesini kabul etmiş olup somut olayda hazinenin taşınmazının bir bölümü için davacının bu belgesi vardır. Bu tapu tahsis belgesinin iptali konusundaki idare işlemi idare mahkemesince iptal edildiği için, tapu tahsis belgesi aşağıda izah edileceği ölçüde geçerliliğini sürdürmektedir. Hemen belirtelim ki davacının davası tahsis belgesinin mevcut hali ile kullanılmasına yönelik değil ayni hak amacına yöneliktir. Tapu tahsis belgesinin ayni hak doğurmadığı, şahsi hak düzeyinde kaldığında tartışma yoktur. Hatta genel kuruldaki müzakereler sırasında bu belgenin bir nevi gayrimenkul satış vaadi sözleşmesi olarak değerlendirilmesi gerektiğine dair görüşte haklı olarak itibar görmemiştir. Davacının tescil isteği bir ayni hakkın tesisi olduğuna göre, bu isteğin karşılanabilmesi için davalının tapu kaydının iptali ve davacı üzerine tesciline karar verilmesi gerekecektir ki, bu uygulama şahsi hak doğurduğunda anlaşmazlık bulunmayan tapu tahsis belgesinin amacını çok aşan ve bugünkü hukuk sistemimizde kabulü mümkün bulunmayan bir durum yaratır. Bozma kararlarındaki araştırmalar yapılıp müsbet sonuçlandığı taktirde bile ayni hak tesis edilemeyeceğine ve davacının isteğinin de ayni hakkın tesisinden başka bir şey olmadığı dilekçeden açıkça anlaşıldığından mahkeme kararının bozulmasının sebebi kalmamaktadır.

Muhtemeldir ki ilerde yasama organı tapu tahsis belgelerinin ötesinde neler yapılması gerektiğini belirleyecektir. Bugünkü düzenleme içerisinde tapu tahsis belgesinin yalnızca şahsi hak doğurduğundan ittifak bulunduğuna göre bu belgeye dayalı olarak tapu iptali ve tescil kararı vermek mümkün değildir. Vurgulanan bu imkansızlık nedeniyle yapılacak araştırmalar gereksizdir. Bu belgeye dayalı olarak tescil davası açmakta hukuki yarar bulunmadığından davanın reddine karar verilmelidir. Yukarıda izah ettiğim nedenlerle araştırmaya yönelik daire bozmasını uygun bulan Yüce Genel Kurul’un bozma kararına katılamıyorum. Mahkeme kararının yazdığım gerekçe ile onanması oyundayım.

Reklamlar

Paylaşımlarımız ile ilgili yorumlarınız bizim için değerlidir.

%d blogcu bunu beğendi: